Geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale kazanan Meksika filmi ‘Bin Başlı Canavar’ (Un Monstruo de Mil Cabezas), hasta eşinin hayatını kurtarmak için her şeyi göze alan bir kadının ve oğlunun öyküsünü anlatıyor

SONIA, eşinin gerekli tedaviyi görmesi için elinden geleni yapmaya kararlı bir kadın. Çantasından silah çıkarıp geri dönüşü olmayan yola girdiği anda, ödeyeceği bedelin farkında. Ama haklı olduğuna inanıyor ve sigorta şirketinin bekleme salonunda başlattığı mücadeleyi sonuna kadar sürdürmek istiyor. Karşısındaki sistem, ‘bin başlı canavar’dan farksız. İlaç tedavisini reddeden doktorla başlıyor, sigorta şirketinin masraflı tedavileri kabul etmeyen koordinatörlere uyguladığı teşvik primlerine kadar uzanıyor...

DİKKATİ SİSTEMİN KENDİSİNE ÇEKİYOR
Sonia, tüm bu olaylar sırasında eşinin ilaç parasını ödemeyen sigorta şirketinin çalışanları, sahipleri ve hissedarlarının refah içinde yaşadığını da görüyor. Başta doktor ve eşi olmak üzere, çoğu Sonia’ya karşı kendini içten içe suçlu hissediyor... Kaldı ki, şirket yetkililerinin suçluluk duygusuyla Sonia’ya yardımcı olmaya çalıştığı ama ‘kraldan çok kralcı’ avukatın temsil ettiği üçüncü şahısların Sonia’nın karşısına sistemin temsilcisi gibi çıktıkları görülüyor.
Laura Santullo’nun senaryosu, birilerini ‘kötü adam’ yerine koyma kolaycılığından özellikle uzak duruyor ve seyircinin dikkatini sistemin kendisine çekiyor. Filmin gizli amacı, haklı olduğuna inandığımız durumlarda, yasadışı bir eyleme girip girmeyeceğimizi ve nereye kadar gidebileceğimizi sorgulamak sanki...
Yönetmen Rodrigo Pla, her seyircinin kendi kararını vermesi için öyküyü tarafsız bir tavırla anlatıyor. Sahnelerin çoğunu kamerayı sadece belirli karakterlere odaklayarak çekiyor. Mesela ilk bölümdeki çerçevelerde Sonia’nın hasta eşini göstermiyor. İlerleyen sahnelerde de bazı karakterlerin yüzlerini neredeyse hiç göremiyoruz. Bu arada, mahkeme sürecindeki diyalogları dış ses olarak kullanarak ilginç bir ‘flash forward’ (flash back/geriye dönüşün tersi) uygulamasına imza atıyor. Bazen de yaşananları, üçüncü şahısların bakış açısından gösteriyor; ama bunu her yaptığında hikâye kurgusunda geri giderek olaylara farklı bir gözle bakmamızı istiyor. Sonuçta tüm bunlar, seyircinin yaşananlara dışarıdan bakmasını sağlayan anlatım teknikleri.

ALIŞKANLIKLARA KARŞI GELEN DENEYSEL BİR FİLM
Sınırlı sayıda salonda gösterime giren ‘Bin Başlı Canavar’, hikâye anlatma teknikleriyle oynayarak seyircinin alışkanlıklarına karşı gelen, yarı deneysel bir film. Bir noktaya varmak ya da bir tezi savunmaktan ziyade, ele aldığı mesele üzerine seyirciyi düşündürmeyi amaçlıyor. Anlattığı olay itibarıyla duygusal, etkileyici bir yanı da var. Bunda Sonia rolündeki Jana Raluy’un payı çok büyük. Sinemada yeni denemelere açık sinemaseverlere öneririm.

Filmin notu: 7

 

Bir İzlanda öyküsü

BAZI filmler bize önce insanların yıllardır sürüp giden kurulu düzenlerini ve alışkanlıklarını gösterir. Sonra da bu düzenin yıkılışıyla olup bitenleri... 2015’te Cannes’da ‘Belirli Bir Bakış’ bölümünde En İyi Film Ödülü’nü kazanan ‘İnatçılar’ (Hrutar) tam da böyle bir film.
İzlanda kırsalında geçen öyküde, vadinin orta yerindeki bir çiftlikte koyun yetiştiren iki kardeşin ‘kurulu düzeni’ni görüyoruz önce. Gummi (Sigurdur Sigurjonsson) ve Kiddi (Theodor Julíusson), çitlerle ikiye ayrılan çiftlikte iki ayrı evde yaşıyor ve hiç konuşmuyorlar. İletişim kurmaları gerektiğinde ise bir köpeğin taşıdığı mesajlara başvuruyorlar. Aralarında koç yarışmasında zirveye çıkan bir rekabet de var. 40 yıldır sürüp giden bu düzen, koyunların ölümcül bir hastalığa yakalanmasıyla yıkılıyor ve yeni koşullar iki kardeş arasındaki sessiz gerilimi yeni bir boyuta taşıyor...
‘İnatçılar’, küslükleri, anlaşmazlıkları konu alan ve her şeyin tatlıya bağlandığı Hollywood usulü bir ‘kendini iyi hisset filmi’ değil kesinlikle. İki kardeşin dağın başında tek kelime etmeden yaşamaları, ironik sahnelere vesile olsa da aslında rahatsız edici. Üstelik aralarındaki çatışma giderek artıyor; 40 yıl önceki sorunun nereden kaynaklandığına ise girilmiyor. Olayları daha aklı başında ve sakin olan kardeşin gözünden izliyor; birkaç sahnede derinlerdeki sevgiyi belli belirsiz hissediyoruz.
Film aslında iki kardeşin yalnızlığı ve derinlerindeki ‘buz tutmuş’ sevgiyle ilgili. Çocukları yerine geçen koçları ve koyunlarına duydukları sevgiyi de unutmayalım... Grímur Hakonarson’un yönettiği ‘İnatçılar’ geniş ekran kadrajları, telaşsız temposu, inziva ve sessizliğin altını çizen doğa manzaralarıyla da öne çıkan hoş bir film. Bir Kuzey hikâyesi seyretmek isteyenlere önerilir.

Filmin notu: 7

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!