Filmin notu: 6.5

Başrollerinde Alexander Skarsgard ve Margot Robbie’nin oynadığı ‘Tarzan Efsanesi’nde (The Legend of Tarzan), 19. yüzyıl sonlarında geçen sömürgecilik karşıtı bir öykü anlatılıyor

Edgar Rice Burroughs’un ‘Tarzan’ roman serisi, içerdiği doğa ve hayvan sevgisine karşın son tahlilde beyaz adamın üstünlüğü üzerinedir. Gorillerin yetiştirdiği Tarzan, edebiyat ve sinema tarihindeki diğer vahşi çocuklara benzemez. Goriller ve ormanla ahenk içinde, vahşi yaşamın bir parçasıdır. Fiziksel yetenekleri itibarıyla gorillerden geri kalmaz; çevresindeki diğer hayvanlar ve yerlilerle iletişim halindedir. Diğer vahşi çocukların aksine insanlara uyum sağlarken büyük güçlüklerle karşılaşmaz. Kaldı ki, ‘üstünlüğü’ genlerinde saklıdır. O ormanda doğmuş bir İngiliz lordudur. Kısa sürede İngiliz toplumuna uyum sağlamakta ve bir lorda dönüşmekte hiç zorlanmaz.

TARZAN KÖLELİKLE MÜCADELE EDİYOR

Issız adadaki Robinson gibi Tarzan da beyaz adamın her koşulda doğaya hükmedebileceği ve başka ırklara liderlik yapabileceği fikrini hayata geçiren bir kahramandır. Filmde de durum değişmiyor. John Clayton, İngiltere’de Lordlar Kamarası üyesi, Afrika’da ise Tarzan’dır. Senaryosunu Adam Cozad ve Craig Brewer’ın yazdığı ‘Tarzan Efsanesi’, daha ilk anlarından itibaren sömürgecilik ve kölecilik karşıtı bir eksenden hareket ediyor. Olaylar, Belçika Kralı’nın bütün Kongo’yu köleleştirmek istediği bir dönemde geçiyor. Kral’ın adamı Leon Rom (Christoph Waltz), Tarzan’ı intikam isteyen Mbonga’ya (Djimon Hounsou) teslim etme planları yaparken; Tarzan da Afrika’nın köleleştirilmesine karşı mücadele ediyor. İşin içinde Tarzan’ın eşi Jane (Margot Robbie) ve ABD’den özel bir görevle gelen George W. Williams (Samuel L. Jackson) da var. John Clayton’ı Afrika’ya gidip yeniden Tarzan olmaya Williams ikna ediyor. Jane de Tarzan’ın bütün karşı çıkmalarına rağmen maceraya dahil oluyor. Filmde Kızılderili katliamına atıf yaparak ülkesinin ve kendisinin işlediği suçları itiraf eden Williams, ABD’nin süper güç olarak ‘topa girdiği’ yeni dünya düzenini temsil ediyor. Afrika kökenli bir ABD’li olarak, yol arkadaşlığı yaptığı Tarzan’ın yanında Kongo’ya yabancı kalması ise filmin ironisi...

BEYAZ ADAM KLİŞESİNE DEVAM

Bu arada film, Tarzan’ın bebekliğine kadar uzanarak ilk Tarzan kitabının (Tarzan of the Apes - 1912) içeriğinden de yararlanıyor. Dişi bir goril tarafından evlat edinilen Tarzan’ın çocukluğu ve Jane ile ilk karşılaşması, aslında tek başına film olacak kıvamda. Burada ise ana hikâyeye paralel geri dönüşlerle anlatılıyor. Bu flashback sahnelerin öykünün geri kalanından daha ilginç olması filmin sorunlarından biri. Filmin bir diğer sorunu ise beyaz adamın vahşetini göstermekten hiç geri durmamasına rağmen üstün beyaz adam klişesinden vazgeçememiş olması. Sonuçta her şey iyilerle kötülerin karşı karşıya kaldığı bir kahramanlık hikâyesine bağlanıyor. Dolayısıyla, Tarzan efsanesine getirilen farklı bir yorumdan söz edemeyiz. Fakat gerek prodüksiyon kalitesi gerekse anlatımıyla seyirciyi tatmin edecek bir film var ortada.

ZEVKLİ VE ABARTISIZ BİR AKSİYON

Harry Potter filmlerinden tanıdığımız İngiliz yönetmen David Yates, Tarzan’ı günümüzün aksiyon sinemasının süzgecinden geçirirken zevkli ve abartısız bir tarz benimsemiş. Eski usul Afrika açık hava maceralarının tadını hızlı kurgu sinemasıyla birleştirirken savaş ve aksiyon sahnelerindeki başarılı özel efekt çalışmalarından da büyük destek alıyor. Sonuçta, Tarzan sıkılmadan seyredilebilecek bir film. Ama en iyi Tarzan filmlerinden biri olduğunu söylemek zor.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!