Türkçeye “kaçış odası” olarak çevrilebilecek “escape room”, Batı'da ve Uzakdoğu'da son yıllarda yaygınlaşan bir oyun... Oyuncular kilitli bir odaya giriyor ve sınırlı süre içinde bulmacaları ya da şifreleri çözerek dışarı çıkmaya çalışıyorlar.
Kaçış odaları, bir süredir dizi ve filmlerde de karşımıza çıkıyor... Hatta 2017'de “Kaçış Odası” (Escape Room) adında vasatın altında bir film de seyretmiştik.
Oyunun yazarlara, yapımcılara esin kaynağı olmasında şaşırtıcı bir yan yok. Sonuç olarak, sinema sanatı her tür popüler oyunu sever ve kullanır. Oyunun filmlerle olan akrabalığını da unutmamak gerekiyor... “Kaçış odaları”nı ilk kuranlar benzer video oyunlarından esinlenmişlerdi. O video oyunlarını yapanlar da bazı edebi metinler ve filmlerden yola çıkmıştı.
İşte bu yüzden kaçış odası oyunlarını temel alan filmlerin “Cube” (1997) ve “Testere” (2004) gibi yapıtlarla olan akrabalık bağını aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. “Ölümcül Labirent”in (Escape Room) o filmlerden farkı, oyuncuların zorla değil, kendi istekleriyle oyuna katılmaları, "Oyunda mıyız, değil miyiz?" belirsizliğinin bir süre devam etmesi... Ortak nokta ise oyunu ya da tuzağı kuran kişilerin kötü niyeti...
“Ölümcül Labirent”de üçünü önceden tanıdığımız 6 kişi, farklı ve kişisel nedenlerle katılıyor oyuna. Hepsine bir arkadaşı ya da yakınından özel davet geliyor. Kazananın 10 bin dolar alacağı bir oyun bu... Ama kısa süre içinde tehlikeli ve ölümcül bir tuzağa düştüklerini fark ediyorlar. Bir süre sonra, sadece odalardan kurtulmaya değil, kendilerini tuzağa düşürenlerin niyetini de anlamaya çalışıyorlar. Bu arada, oyun her biri için giderek daha da kişiselleşiyor. Girdikleri odalarda oyuncuların travmaları ve korkuları tetikleniyor.

Birbirlerini hiç tanımamalarına karşın oyunun ilk anlarında aralarında zorunlu bir dayanışma duygusu oluşuyor. Daha sonra kişilik farkları nedeniyle bazı çatışmalar yaşıyorlar.  Ne var ki, “Ölümcül Labirent”in karakterlerin psikolojisini ayrıntılı ve derinlikli şekilde ele aldığı, gerilimi bu çatışmalar üzerinden kurduğu söylenemez... Aslında gerilim, hep aynı yerden çıkıyor. Karakterler, girdikleri her yeni mekânda ölümden kurtulmak için zamana karşı yarışmak zorunda kalıyorlar. Bu durum, hiç şüphesiz filme tempo ve sürat kazandırıyor ama hikâyeyi düz, sığ ve ruhsuz bir hale getiriyor. Filmin büyük bölümünde karakterlerin hep son anda canını kurtardığı ya da kurtaramadığı bir oyun seyrediyoruz... Karakterler arası ilişkiler, çatışmalar ya da gerilimler ne yazık ki filme özel hiçbir şey katmıyor. Film su gibi akıp gidiyor, biz de seyrediyoruz...
Olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki karakterlerle birlikte bulmacaları ya da şifreleri çözmek için düşünmeye fırsatımız olmuyor ve filmle aramıza bir mesafe giriyor... Bir süre sonra, girdikleri her mekânda birilerinin birkaç saniye içinde bir çözüm bulacağını biliyoruz. Oysa bu tür filmlerin seyrini zevkli kılan unsurlardan biri, karakterlerle birlikte oyuna katılmak değil midir? Sözgelimi, katilin kim olduğunu bulmaya çalıştığımız polisiyelerde temponun biraz ağır olması rahatsız edici gelmez. Burada ise seyirciye böyle bir şans verilmiyor. Sadece pasif bir izleyici olmamız, gözümüzün önünden hızla akıp giden görüntüleri izlememiz isteniyor.
Hikâye olarak baktığınızda da aklınızda dişe dokunur bir fikir, bir sahne kalmıyor pek... Finalde ortaya çıkan gerçeklerin çok enteresan olduğu da söylenemez.
“Ölümcül Labirent” gibi filmler daha çok oyun sürecinin kendisiyle ilgilidir. Filmin içindeyken çok önemsemezsiniz ama o sürecin dışına çıkıp serinkanlılıkla düşündüğünüzde açıkçası hiçbir şey çok inandırıcı gelmez. Hangi amaçla olursa olsun birilerinin inanılmaz derecede büyük masraflara girip başka birileri için böylesine karmaşık ölüm oyunları düzenlemesi, gerçek hayatta karşımıza çıkacak bir şey değildir...
Dolayısıyla, inandırıcılık, gerçekçilik sizin için önemliyse “Ölümcül Labirent”ten uzak durmanızı öneririm... Gerilim, sonuçta bilimkurgu ve fantezi gibi bir tür değildir. Gerilim duygusunu inandırıcı bir hikâyenin içinde kurmak mümkündür. Buna karşılık, sırf gerilim olsun diye inandırıcılıkla ilgisi olmayan hikâyeler de vardır. “Ölümcül Labirent” ikinci gruba giren filmlerden... Sonuçta, “Testere”, “Cube” gibi filmleri çok seviyorsanız o zaman “Ölümcül Labirent”e de bir şans vermenizi tavsiye ederim.  
Bragi F. Schut ve Maria Melnik imzalı senaryonun çok parlak olduğunu söylemem mümkün değil. “Insidious: The Last Key”den  (2018) tanıdığımız yönetmen Adam Robitel'in de dramdan ziyade gerilime odaklandığı ve “seri üretim” tarzında bir hızlı kurgu sinemasını tercih ettiği kesin...
Filmin en önemli avantajı oyuncu kadrosu... Gerçekten iyi bir oyuncu seçimi var. Hikâyenin akışı içinde bir süre sonra ana karakter gibi sivrilen Zoey'de Taylor Russell, iyi bir performans sergiliyor. Ben'de Logan Miller, Amanda'da Deborah Ann Woll ile Danny'de Nik Dodani de ondan aşağı kalmıyorlar...
Filmin notu: 5.5

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!