Meraklı hayranlarını bir yana bırakırsak, “John Ronald Reuel Tolkien” deyince herkesin aklına aşağı yukarı hep aynı fotoğraflar gelir...
O birkaç fotoğraf Tolkien ile ilgili fikirlerimizi belirler. 60-70 yaşlarında pipolu, güler yüzlü, babacan bir adamdır...  Fotoğraflarda mütevazi ve bilge kişiliği öne çıkar...
Buna karşılık, genç Tolkien'le ilgili hiç bir imaj yoktur zihnimizde. İnternette aradığımızda çıkan bir iki fotoğrafta ise gençlik fikrini aklımıza getirmekten hayli uzak, kaygılı ve asık suratlı bir yetişkin görürüz.
Senaryosunu David Gleeson ve Stephen Beresford'un yazdığı “Tolkien”, işte çoğumuzun hakkında fazla bir şey bilmediği o genç Tolkien'i getiriyor karşımıza.

Tolkien'in gençliğini anlatmak, sadece hayranları için değil, “Yüzüklerin Efendisi”nin popülerliğini bilen herkes için gerçekten çekici bir vaat...
Film, ağırlıklı olarak Tolkien'in lise yıllarını ve Oxford'daki ilk dönemlerini anlatıyor. Ama önce çocukluğuna, kardeşi Hilary ile birlikte öksüz kaldıkları günlere kadar gidiyoruz... Bu arada, Birinci Dünya Savaşı'nı da unutmayalım; çünkü filmin büyük bölümü, 1 milyondan fazla kişinin hayatını kaybettiği Somme Muharebesi sırasında ölüm kalım mücadelesi veren genç teğmen Tolkien'in (Nicholas Hoult) geçmişi hatırladığı sahneler üzerinden ilerliyor..
Film, küçük yaşta öksüz kalmanın getirdiği sıkıntılar, zaman içinde giderek güçlenen arkadaşlık bağları ve aşk üzerinden ilerliyor...
Dome Karukoski'nin yönettiği “Tolkien”, ele aldığı her meseleyi duygusal bir yoğunlukla işlemeye gayret ediyor. Karukoski, duygusallık yoğunluğa Thomas Newman'ın müziğini kullanarak ulaşmaya çalışıyor. Ama arkadaşlık, aşk ve büyüme sancıları üzerine kurulu bir film olarak derinlikli bir öykü anlattığını söylemek mümkün değil...
“Hobbit” ve “Yüzüklerin Efendisi” gibi klasikleşmiş eserleriyle çağdaş fantazi edebiyatına yön veren Tolkien'in gençliğine tanık olma fikri olmasa, hikâyenin bizi sürüklemesi kolay değil...

King Edward's School'da birlikte gizli bir cemiyet oluşturduğu üç arkadaşı  Rob Gilson (Patrick Gibson), Geoffrey Smith (Anthony Boyle) ve Christopher Wiseman'ı (Tom Glynn-Carney) tanıyor;  bir hayırseverin evinde birlikte kaldığı Edith Bratt'le (Lily Collins) ilişkisine tanık oluyoruz.
Yetim kaldıktan sonra yasal vasisi olan Peder Francis'in (Colm Meaney) kız arkadaşı Edith'i, Tolkien'in Oxford'a girmesinin önünde bir engel olarak görmesi ve “21 yaşına kadar Edith'ten uzak duracaksın!” demesi de çarpıcı... Genç Tolkien, bağrına taş basıp Peder Francis'in dediğini kabul etmek zorunda kalıyor... Tam burslu olarak kazandığı ve şimdilerde adının neredeyse özdeşleştiği Oxford'da ise işler başlangıçta pek parlak gitmiyor... Hatta okuldan atılmanın kıyısından dönüyor. Dilbilimci Profesör Wright'ı, (Derek Jacobi) “dil uydurma” becerisiyle etkilemese Oxford macerasının çok kısa sürebileceğini öğreniyoruz...
Tüm bunlar, Tolkien'in çocukluk ve gençliği hakkında fazla şey bilmeyenler için kuşkusuz ilgiye değer ayrıntılar. Ne var ki, filmin genç bir yazar olarak Tolkien'i bize hakkıyla tanıttığını söylemek mümkün değil. 

Dome Karukoski, daha açılış sahnesinden itibaren Tolkien'in fantazi eserlerini hatırlatan “atıyla ilerleyen kılıçlı adam” ya da "gökyüzünde beliren canavar" gibi benzer fantazi imgeleri sürekli karşımıza çıkarıyor. Çocukluğundan itibaren Tolkien'in zihninden geçtiği ima edilen bu tür imgeler, güya onun hayal gücünü temsil ediyor. Ama bu imgelerin Tolkien ile ilgili dişe dokunur bir şey söylediği iddia edilemez. Tolkien'in fantazi eserlerinin özünde yatan fikirlerle atlı, kılıçlı adamlar arasında anlamlı bir bağ kurmak zor... Belki “Hobbit” ve “Yüzüklerin Efendisi”ni sadece savaş sahnelerinden ibaret gören sinema seyircileri için bir şey ifade edebilir ama romanlarını okuyanlar için gerçekten hiçbir anlamı yok...
Final sahnesinde Tolkien yazmayı planladığı “Hobbit”i anlatırken “yoldaşlık”tan söz ederek lise arkadaşlarına selam gönderiyor...  Romanları biraz da onların anısını yaşatmak için yazdığını ima ediyor. Ama Tolkien'in arkadaşlarıyla kurduğu bağda,  bizim romanlarda gördüğümüz türden bir ortak serüven yoldaşlığından ziyade edebiyat, sanat tutkusu ve gençlik heyecanları var...

“Hobbit” ve “Yüzüklerin Efendisi”ne esin kaynaklarına dair “bir şeyler” var filmde. Mesela, Edith'le birlikte gittikleri Wagner'in “Yüzük” operası hoş bir ayrıntı. Wagner'in operanın öyküsünü İskandinav mitlerinden aldığını biliriz. Aynı Kuzey mitolojisi, Tolkien için de kuşkusuz önemli bir esin kaynağıdır.
Filmin hemen başında çocukluğunun geçtiği bölge, Hobbit'lerin yaşadığı Shire'ı hatırlatıyor. Finalde tekrar buraya dönmemiz anlamlı bir seçim. Çünkü Hobbit'lerin yaşadığı Shire'ın yeşillikler içindeki huzuru, Tolkien'in eserlerinde özel bir önem taşır. Ama film, bunun çok da farkında değil sanki...
Annesi Mabel Tolkien'in (Laura Donnelly) yoksulluk içinde geçen o yıllarda akşamları oğullarına anlattığı masallar da önemli... Tolkien'in fantazi edebiyatına olan sevgisinde erken yaşta kaybettiği annesinin payını görmek, filmin belki de en hoş yanlarından biri... Ama bunun dışında, filmin Tolkien'in gençliğini ya da eserlerinin izlerini yakaladığını söylemek zor... Hikâye ve senaryo ilk akla gelen klişe fikirlerle kaleme alınmış gibi duruyor. Dome Karukosi'nin öyküyü duygusal ve etkileyici kılmak için elinden geleni yaptığı belli ama her şey bittiğinde geride kalan çok önemli bir şey yok açıkçası...
Buna karşılık, “Tolkien” dönem filmi olarak sağlam bir iş. Özellikle görüntü yönetmeni Lasse Frank Johannessen ve prodüksiyon tasarımcısı Grant Montgomery'nin adlarını anmamız gerekiyor. Son olarak, Tolkien'i canlandıran Nicholas Hoult ve Edith Bratt'te izlediğimiz Lilly Collins'in performanslarıyla öne çıktıklarını belirtelim.
5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!