Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Film festivalleri, popüler kültürün her şeye egemen olduğu bir dünyada farklı seçenekler arayan sinemaseverler için bir nefes alma alanıdır... Seyirciyi vizyon filmlerinin sınırlarından çıkarıp daha geniş bir alana taşırlar.

Sinema kültürü açısından baktığımızda, pandemi döneminin önemli kayıplarından biri de festivaller… Sadece seyirciler için değil; filmlerini festivaller üzerinden tanıtan sinemacılar için de ciddi bir kayıp.

Festivaller, bütçesi sınırlı birçok sinemacı için, filmlerini pazarlamanın yegâne yolu. Özellikle düşük bütçeli, nitelikli filmlerin, festivallere hiç uğramadan sinema salonlarının yolunu tutması günümüzde pek kolay değil.

Festival süzgecinden geçmeden ‘streaming’ servislerinin ve dijital platformların ilgi alanına girmeniz zor. Diyelim ki, başardınız ve ‘online’ olarak sunulan içeriğe dahil oldunuz. Ama onca film arasında kaybolup gitmeniz ve unutulmanız mümkün. İşte bu yüzden, festivallerin çevrimiçi olarak gerçekleştirilmesi yerinde ve doğru bir karar.

Pandemi nedeniyle bu yıl sinema salonlarında gerçekleşemeyen İstanbul Film Festivali, mayıs ayında olduğu gibi haziranda da dijital ortamda yeni bir seçkiyle çıkıyor sinemaseverlerin karşısına…

Sinemaseverler ‘filmonline.iksv.org’ adresinden erişebilecekleri filmleri izlemek için biletleri yine aynı site üzerinden satın alabiliyorlar. Bilet aldığınız filmi, 5 gün boyunca izleme şansınız var. Çevrimiçi olduğu için bilet sayısının sınırsız olduğunu düşünmeyin. Her seansın bilet kapasitesi sınırlı. İsteyenler Kombine Film Paketi satın alarak 15 filmin tümünü daha avantajlı bir fiyatla izleyebiliyor. Türkçe altyazılı olarak yapılacak gösterimlere yalnızca Türkiye’den erişilebildiğini de belirtelim.

 ‘Azize Frances’ (Alex Thompson)
‘Azize Frances’ (Alex Thompson)

Seçki, prömiyerlerini prestijli festivallerde yapmış filmlerden oluşuyor. Şilili yönetmen Patricio Guzmán’ın Cannes’da Golden Eye Ödülü’nü kazanan ‘Rüyaların Dağları’ (La cordillera de los sueños) ve Amerikalı Alex Thompson’un SXSW Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü dışında Seyirci Ödülü’nü alan, Amerikalı eleştirmenlerin yüksek notlarıyla dikkat çeken ilk uzun filmi ‘Azize Frances’ (Saint Frances) ilk aklıma gelen filmler…

Ödüllü filmlerden söz etmişken, Théo Court’un Venedik’te ‘Ufuklar’ bölümünde yarışan ve en iyi yönetmen dahil 3 ödül kazanan ‘Beyaz Üstüne Beyaz’ı (Blanco en Blanco) ile Grego Bozic’in Talin’den en iyi ilk film ödülüyle dönen ‘Kestane Ormanından Hikâyeler’ini (Zgodbe iz kostanjevih gozdov) unutmayalım.

‘Kızım Zoe’ (Julie Delpy)
‘Kızım Zoe’ (Julie Delpy)

Haziran seçkisinde yer alan filmler arasında Julie Delpy’nin ‘Kızım Zoe’ (My Zoe) ve Rus yönetmen Andrei Konchalovsky’nin İtalya’da çektiği ‘Günah’ (Il Peccato) da yer alıyor. ‘Güzelliğin On Par’ Etmez’ ve ‘Çirkin Kral Efsanesi’ belgeseliyle tanıdığımız Hüseyin Tabak’ın, oyuncularının kazandığı ödüllerle öne çıkan yeni filmi ‘Çingene Kraliçe’yi (Gipsy Queen) de çevrimiçi olarak seyretmeniz mümkün.

Söz festival filmlerinden açılmışken Meksikalı yönetmen Fernando Frias’ın yazıp yönettiği ‘I’m No Longer Here’i (Ya no estoy aqui) ayrı bir başlık altında değerlendirmenin doğru olacağını düşünüyorum.

Başta Tribeca olmak üzere birçok festivalde gösterilen, Kahire ve Meksika’daki Morelia festivallerinde ödüller kazanan ‘I’m No Longer Here’, 27 Mayıs’tan bu yana Netflix arşivinde…

Film, Meksika’nın dördüncü büyük şehri Monterrey’de yaşayan 17 yaşındaki lise öğrencisi Ulises’in hikâyesini anlatıyor. Ulises (Juan Daniel Garcia Treviño) ve arkadaşları, yoksul ailelerden geliyorlar... Suç çetelerinin egemenliklerini her geçen gün artırdığı, güvenlik güçlerinin kontrol edemediği bir mahallede oturuyorlar.

‘Terkos’ (Terko’lar) adını verdikleri küçük bir ‘çete’leri var; ama suçla ilgileri yok. ‘Terko’, ‘tutumunu değiştirmek konusunda inat eden, direnen kimse’ anlamına geliyor… Boş vakitlerinde bir araya gelip farklı giyim tarzları ve kreatif saç modelleriyle mahallede dolaşmayı, kendilerini göstermeyi seviyorlar. Giyim ve saç modelleri kadar dans etmek de onlar için bir kendini ifade etme biçimi…

Bölgeye özgü çok farklı bir dansları var. Son birkaç yıldır Kuzeydoğu Meksika’da, ‘kumbiya’ müziğini sevenler arasında yayılan ve özellikle Monterrey kentinde gelişen karşı kültürü yansıtan bir dans bu…

Ulises’i, ilk kez ‘kumbiya’ müziğinin yavaşlatılmış ritmine kapılıp dans ederken gördüğünüzde ne kadar yetenekli ve özel biri olduğunu anlıyorsunuz. Bu, bir Amerikan gençlik filmi olsaydı, Ulises’in genç bir dansçı olarak zirveye çıkış öyküsünü seyrederdik herhalde. Ama sonuçta Monterrey’nin yoksul mahallelerinde geçen gerçekçi bir Meksika filmindeyiz… Ulises’in kaderi de milyonlarca Latin Amerikalı gençten çok farklı olmuyor. Çeteler ve şiddet döngüsü bir şekilde onu da buluyor. Anlamsız bir şekilde hedef haline gelince ABD’ye kaçmaktan başka çaresi kalmıyor.

Tam da burada, ‘I’m No Longer Here’in geçmişten geleceğe doğru düz şekilde ilerleyen lineer bir hikâye akışına sahip olmadığını söylemem gerek. Sözgelimi, filmin ilk sahnesinde Monterrey şehrini yukardan gören bir yolun üzerinde, ABD’ye gitmeden önce ailesi ve arkadaşlarıyla vedalaşırken görüyoruz Ulises’i… ABD’ye nasıl ve hangi yollardan girdiği ise filmin sonlarına doğru ortaya çıkıyor. Ulises’in Monterrey’de ve New York’ta geçirdiği günler, geçmişle şimdinin iç içe geçtiği paralel bir kurguyla geliyor karşımıza.

Senaryoyu da yazan yönetmen Fernando Frias’ın lineer olmayan bir hikâye kurgusu tercih etmesinin nedeni, Ulises’in Monterrey ve New York’ta yaşadığı çifte çıkışsızlığı, paralel kurguyla karşı karşıya getirmek istemesi… Meksika’da çeteler, New York’ta ise iletişimsizlik ve yalnızlık var onun için. Aslında biraz İngilizcesi olsa, New York’ta hayatını sürdürebileceğini hissediyorsunuz. Kaldı ki, 16 yaşındaki Lin (Angelina Chen) elinden gelen desteği veriyor ona… Ama Ulises’in New York’ta sudan çıkmış bir balıktan farkı yok… Sadece diliyle değil, dansı, müziği ve kültürüyle Monterrey’deki mahallesine ait hissediyor kendisini. Monterrey, bütün o yoksulluğa ve suç ortamına rağmen, dansına ilham veren yer... Filmin bir sahnesinde Lin’e dediği gibi, Ulises yalnız başına dans edemiyor. Sonuçta, yaşamanın bir yolunu bulsa dahi, New York’ta suyu verilmeyen bir çiçek gibi solmaya mahkûm…

Aynı hikâyeden kuşkusuz umut dolu, hatta eğlenceli bir film çıkabilirdi ama ‘I’m No Longer Here’ hüzünlü, karamsar ve gerçekçi bir film… Monterrey’deki final sahnesinde sadece Ulises için değil, şehrin kenar mahallelerinde yaşayan bütün o çocuklar ve gençler adına üzülüyoruz. Ulises, çete, suç ve şiddet döngüsünde hayatı mahvolan milyonlarca gençten sadece biri… Film bittiğinde, ‘Kim bilir, o mahallelerde Ulises gibi ne yetenekler kaybolup gidiyor’ diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Yönetmen Fernando Frías’ın ikinci konulu uzun filmi ‘I’m No Longer Here’ sinema estetiği açısından da kayda değer, özenli bir çalışma... Sadece müzik ve dansın güzelliğinden söz etmiyorum. Geniş ekran kadrajları; hızlı hareket etmekten kaçınan sakin, gözlemci kamerası; yavaş tempolu kurgusu ve rol yapmak için çaba göstermeyen doğal oyuncularıyla sağlam bir film bekliyor sizi. Fernando Frías, Monterrey ve New York’taki dış çekimlerde resimsel yanı ağır basan, şehri öne çıkaran genel planları tercih ederken iç mekânlarda kamerayı daha yakından kullanmış.

‘I’m No Longer Here’i Latin Amerika müziği, dans ve karşı kültürle ilgilenenlere özellikle tavsiye ederim. Ayrıca günümüz Meksika’sıyla ilgili toplumsal gözlemleri açısından da kayda değer bir film olduğunu düşünüyorum.

7/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00