Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

‘Moxie’, cesaret, kararlılık, azim gibi Türkçe’de yerine göre birçok seçenek bulabileceğiniz hoş bir kelime… Etimolojik kökeninin Amerikan yerlilerine kadar gittiği düşünülüyor. ‘Yürek’ diye çevrilmesi de yerinde bir karar… Çünkü ‘yürek’ bizde mecazi anlamda cesaretin karşılıklarından biri…

Jennifer Mathieu’nün 2015 tarihli aynı adlı romanından Tamara Chestna ve Dylan Meyer tarafından filme uyarlanan ‘Moxie’, ilk bakışta cesaret ve feminist başkaldırı üzerine bir film… Öte yandan, ergenlik üzerinden gittiğimizde büyümek ve kendi benliğini keşfetmek temaları da çıkıyor karşımıza.

Yönetmen Amy Poehler’in filmin son bölümündeki çığlık sahnesinde hatırlamamızı istediği açılıştaki rüyayı unutmamak gerekiyor. Rüyasında ormanda tek başına kalan Vivian (Hadley Robinson) bağırmaya çalışıyor ama sesi çıkmıyor. Ebeveynlerinin koruyucu kanatlarından uzakta var olmaya hazırlanan 11. sınıf öğrencisi ergen için ‘vahşi orman,’ hiç kuşkusuz sosyal hayatı temsil ediyor. Vivian orada kendini yalnız hissediyor ve daha kötüsü kimseye sesini duyuramıyor.

Sesini duyuramamak ve sessiz kalmak… Rüyadaki sessiz çığlık, Vivian’ın hayatındaki temel sorunu yansıtan bir metafor… Okula gittiği ilk gün sessiz kalmayı alışkanlık haline getirdiğini, dikkat çekmeyen kendi halinde bir öğrenci olmayı şiar edindiğini görüyoruz. Yakın arkadaşı Claudia (Lauren Tsai) ile birlikte sosyal hayatta gizlenmenin bahanesi haline getirdikleri içedönüklük, utangaçlık gibi kişilik özellikleriyle barışık yaşadıklarını düşünüyorlar. Ama bu kabullenme nedeniyle edilgen bireyler ya da öğrenilmiş çaresizliğin kurbanı olduklarının pek farkında değiller. Filmin ilerleyen bölümlerinde aralarındaki çatışma sürecinde Claudia, Vivian’ın geçmişini yansıtan bir ayna işlevi görüyor. Özellikle parti sahnesinde Claudia’nın ‘gizlenmeyi’ sosyal alışkanlık haline getirdiğini anlıyoruz. Belli ki Vivian’la birlikte okul hayatları boyunca dikkat çekmeden yaşamayı en güvenli yol olarak görmüşler.

Ne var ki, yeni gelen öğrenci Lucy (Alycia Pascual-Peña), Vivian’ın kafasını karıştırıyor. Lucy, okula geldiği ilk günden itibaren sergilemekten çekinmediği özgüveni ve Arnold Schwarzenegger’in oğlu Patrick Schwarzenegger’in canlandırdığı zorba öğrenci Mitchell’in karşısındaki dik duruşuyla Vivian’ı şaşırtıyor. Vivian’ın, bir iyi niyet ifadesi olarak dile getirdiği ‘Diklenmezsen sana bulaşmaz’ önerisine Lucy’nin ‘Dik durmaktan vazgeçmeyeceğim’ diye karşılık vermesi her şeyin başlangıcı oluyor.

Lucy, okuldaki statükocu müdür Shelly’ye (Marcia Gay Harden) ve lise futbol takımının kaptanı Mitchell ile simgelenen eril iktidara isyan bayrağını açarken sadece Lucy’den ilham almıyor. Asıl ilham kaynağının en başından beri evde olduğunun, yıllardır onunla birlikte yaşadığının farkında... Annesi Lisa’nın (Amy Poehler) sandıklarını açtığında nelerle karşılaşacağını biliyor. Feminizm ve isyan duygusuna yabancı değil. 1990’ların punk grubu Bikini Kill’in ‘Rebel Girl’ şarkısıyla yıllardır bastırdığı devrimci duygularını açığa çıkarıyor ama annesinin rozetli deri ceketini giyip sokağa çıkma kolaycılığına düşmüyor. Daha iyisini yapıyor. Aynı sandıktan çıkan bir ‘fanzin’de okuduğu ‘Kızlar dünyayı gerçekten değiştirebilecek devrimci bir ruh gücüne sahiptir’ sözünden etkilenerek Moxie adında fotokopicide çoğalttığı kendi fanzinini çıkarıyor… Kimliğini gizleyerek hazırladığı derginin okuldaki erkek iktidarını hedef alan feminist söylemi kızların ilgisini çekince hayatı bir anda değişiyor. Sessiz, sakin Vivian gidiyor, onun yerine okuldaki feminist başkaldırının öncüsü başka bir kız geliyor…

‘Moxie’, ilk bakışta tanıdık klişelerle dolu bir film… Gerçi yönetmen Amy Poehler, Vivian’ın okula gittiği ilk gün Richard Kelly’nin alternatif lise filmi ‘Donnie Darko’suna belli belirsiz bir selam gönderiyor ama kendisi Amerikan okul filmlerinin geleneksel formatından pek vazgeçmiyor. Karakterler, tipler çok tanıdık. Hikâye hep tahmin ettiğiniz gibi gelişiyor ve hiçbir noktasında pek şaşırtıcı olamıyor. Komedyenliği ve oyunculuğuyla tanınan Amy Poehler’in, yönetmen olarak dram yanı ağır basan duygusal bir kendini iyi hisset filmine imza atmak istediği kesin. İlk filminde riske girmekten ve denemelerden uzak duruyor. Özetle, sinemasal açıdan iddiasız ama Hollywood standartlarının altına düşmeyen bir film bekliyor sizi…

Bir büyüme ve gençlik öyküsü olarak orijinal bir yanı yok. Amy Poehler’in belli ki asıl amacı ‘MeToo’ çağının ruhunu bir Amerikan lise filmine yansıtmak… Tam da bu nedenle, politik yanıyla öne çıkan ve o şekilde ‘okunması’ gereken bir film ‘Moxie’…

Film lisedeki sosyal ilişkiler üzerinden giderek ABD’deki beyaz üstünlükçülerin cinsiyet ve ırk ayrımcılığını aslında tek pakette toplamış olduğunun altını çiziyor. Daha önemlisi, cinsiyet ve ırk ayrımına uğrayan herkesin ittifakını öneriyor.

Okuldaki eril iktidarın kadın bir müdür tarafından icra edilmesi, Afrika kökenli erkek bir öğrencinin aynı zihniyetin temsilcisi olması ve feminist hareketin Seth (Nico Hiraga) gibi okuldaki bazı erkek öğrenciler tarafından desteklenmesi, ‘Moxie’nin alt metinlerini öne çıkaran kritik ayrıntılar… Poehler, 2021 itibarıyla asıl devrimci ruhun kadınlar ve etnik ayrımcılık kurbanları tarafından şekillendirileceğini biliyor. Sadece lise ve ABD için değil, tüm dünya için geçerli bir durum bu…

Tarihin bazı dönemlerinde statükocu iktidarlara karşı verilen mücadelelerde önderliği farklı toplumsal kesimlerin üstlendiğini görürüz. Fransız İhtilali’nin itici gücü aristokrasi karşıtı sınıfsal bir ittifaktır. Yirminci yüzyıl başlarında sosyal hakları için mücadele eden işçi sınıfı, 1968’de özgürlük isteyen solcu gençler çıkar sahneye… 21. Yüzyıl’da ise sınıflar, yaş grupları, ideolojilerden ziyade kadınların ve etnik kökenleri nedeniyle ayrımcılığa uğrayanların öne çıktığı söylenebilir.

‘Moxie’,‘MeToo’ çağının evrilmesi gerektiği yeri işaret ediyor. Diğer bir deyişle, hayatın her alanında kadınların önderliğinde başlayacak mücadeleyi öneriyor… Ama bunu siyasi bir manifesto gibi yapmadığı kesin. Sonuçta, Amerikan lise formatında bir ‘kendini iyi hisset’ filmi seyrediyoruz. Genel olarak baktığınızda belki klişelerle dolu bir film ama ayrıntılara indikçe gerçekçi ve akılda kalıcı yanları var. Sözgelimi, ABD’de varoluş mücadelesi veren göçmen annesinin önceliklerine göre hareket eden Claudia iyi yazılmış bir karakter… Claudia gibi göçmen olarak ayakta kalmaya öncelik verdiği için siyasetten uzak duran çok kişi var dünyada… Vivian’ın romantik ilişki yaşadığı Seth, kadın hareketinin, cinsiyetçi temelden uzaklaşıp erkekleri içine aldıkça güçleneceğinin altını çizmesiyle önem kazanan bir karakter… Vivian’ın sosyal medyaya geçmişin fanzin ruhunu ekleyerek verdiği mücadele de oldukça hoş bir süreç…

Vivian’ın, kendisi için her şeyin çok kötüye gittiği bir dönemde, film boyunca hiç görmediğimiz ergen saldırganlığıyla evdeki misafirler ve annesi için akşam yemeğini tam bir kabusa çevirdiği sahnenin iyi yazıldığını eklemem gerek. Sonuçta, bize Vivian’ın henüz 16 yaşında bir kız olduğunu hatırlatan gerçekçi bir sahne… Aynı zamanda Poehler’in gerçekçi dramı komediye göre daha çok öne çıkardığının göstergesi…

Oyunculuk açısından öyle çok iddialı, zorluk derecesi yüksek bir film değil. Ama başroldeki Vivian’da Hadley Robinson’un üstüne düşeni yaptığını, karakterin psikolojik ve fiziksel değişimini gayet iyi yansıttığını düşünüyorum.

Filmin ilk bölümünde Lucy’nin İngilizce dersindeki müfredat değişikliği önerisini de unutmamak gerek. ‘Muhteşem Gatsby’nin tartışmasız bir Amerikan klasiği olduğunu kim inkâr edebilir ki? Ama ‘Amerikan rüyası’nı göçmenler üzerinden anlatan Sandra Cisneros gibi yazarlara da ihtiyaç olduğu kesin. Siyasi doğruculuk, müdürün uygulamaları ve kendi görüşleri arasında sıkışıp kalan İngilizce öğretmeni Mr. Daves (Ike Barinholtz) de eğlenceli bir karakter…

Her şey bir yana ‘Moxie’, günün anlam ve önemine uygun bir film. Netflix’te seyredebilirsiniz.

Kadınlar Günü’nüz kutlu olsun!

6/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00