Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

İsrail’in geçtiğimiz ay Filistin’de gerçekleştirdiği katliamlar hâlâ aklımızdan çıkmış değil. Kalıcı bir barışın Filistin için şimdilik bir hayal olduğunu ne yazık ki biliyoruz. 1990’lı yıllardaki Oslo Barış Süreci ve sonrasında yaşananları ise bugün artık hatırlamak dahi zor. 2021 tarihli HBOMax filmi ‘Oslo’, işte bizi o günlere götürüyor ve barış görüşmelerinin perde arkasını anlatıyor.

‘Oslo’, ilk olarak 2016’da ABD’de sahnelenen ve Tony başta olmak üzere birçok ödül kazanan aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan bir film. Her şey oyunun yazarı J. T. Rogers ile Norveçli diplomat Terje Rød-Larsen’in hayatlarının tesadüfen kesişmeleriyle başlıyor. Rogers, Terje Rød-Larsen ve eşi Mona Juul’un Oslo Barış Süreci’nde oynadıkları rolü öğrenince, yaşananları bir tiyatro oyunu haline getirmeye karar veriyor.

Oyunu Broadway’de sahneye koyan Bartlett Sher’in yönettiği ‘Oslo’, olayları Mona Juul ve herkesin kısaca Larsen dediği Terje Rød-Larsen’in bakış açısından anlatıyor. O yıllarda özel bir düşünce kuruluşunda görevli Larsen (Andrew Scott) ile Norveç Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan Mona (Ruth Wilson), ABD’nin öncülüğünde yürütülen ama hiçbir yere varacağa benzemeyen barış görüşmelerine alternatif olarak, ‘arka kapı’dan gayri resmi bir iletişim kanalı açmak için harekete geçiyorlar. Önce Londra’da, Filistin’in mali işlerden sorumlu bakanı Ebu Ala olarak bilinen Ahmed Kurey’e (Salim Dau) ulaşıyor ve onu, barışın yegâne çözüm olduğuna inanan İsrailli bir profesörle (Doval'e Glickman) gizlice buluşturuyorlar. Görüşmenin ardından, Oslo’da gerçekleşecek ve her iki ülkeden 2’şer kişinin katılacağı ilk toplantıyı organize ediyorlar.

Norveç Dışişleri Bakanlığı’ndan birkaç kişinin bilgisi dahilinde ama tümüyle gayri resmi olarak düzenlenen ilk görüşmelerde taraflar arasında diyalog kurulunca, Mona ile Larsen, işi daha da büyütmek için kolları sıvıyorlar. Filistinlilerin ısrarıyla İsrail’in daha resmi bir düzeyde, Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili olan Uri Savir (Jeff Wilbusch) ile toplantıya katılmasını sağlıyor ve Norveç Dışişleri Bakanı’nı da sürece dahil etmeyi başarıyorlar.

Film, 1993 yılındaki süreçte yaşananları, en azından ana hatları ve gelişimiyle tarihsel gerçeklere sadık kalarak anlatıyor. Kuşkusuz, sadece olayların tarihsel dökümü yapılmıyor. Sonuçta bir belgesel değil, kurmaca seyrediyoruz. Gerilimler ve kavgalar dışında eğlenceli sohbetlere, duygusal anlara da tanık oluyoruz. Özellikle kremalı böğürtlenli tatlı sahnesi, ‘Tatlı yiyelim tatlı konuşalım’ deyiminin somut karşılığı gibi…

Kaldı ki, Larsen ile Mona’nın başlangıçta iki hedefi olduğunu görüyoruz. İlk hedefleri, diplomatik görüşmelerin resmi ortamından uzakta, iki tarafı gözlemci, hakem ya da arabulucu olmadan baş başa bırakmak, diyaloğa zorlamak… İkinci hedef ise toplantılar dışında kalan zamanlarda birlikte yiyip içerek dostça yapılan sohbetlerin önünü açmak. Süreç ilerledikçe doğru yolda oldukları anlaşılıyor ve her iki tarafın da onların tarafsızlığından rahatsız olmadığını görüyoruz.

Yapımcıları arasında Steven Spielberg’in de bulunduğu ‘Oslo’, hiç kuşkusuz barış yanlısı bir film. İki tarafın birbirlerini düşman olarak değil, insan olarak görebileceği bir ortam oluşturulursa, çok rahat diyalog kurulabileceğinin altını çiziyor. Gerçek barışın en önemli şartının, taviz vermek ya da uzlaşmak kadar ‘halden anlamak’ ve empati olduğunu hissediyoruz. İki tarafın ABD gibi bir süper gücün arabuluculuğuyla değil, kendi iradeleriyle çözüme yaklaşmaları da kuşkusuz önemli.

Ne var ki, ‘Oslo’ Batılı, Kuzeyli ya da Hıristiyan bakış açısıyla yazılmış bir oyundan uyarlanmanın tüm sorunlarını taşıyor. Oslo Barış Süreci’ni tarihsel tutarsızlıklara düşmeden yansıttığını varsaysak bile o sürecin öncesini sonrasını ve Filistin işgalini gerektiği gibi anlattığını söylemek imkânsız. Özellikle, açılış ve final sahnesindeki görüntüler, Filistin gerçeğini anlatma konusunda yetersiz. Tarihe baktığımızda, barışa ulaşma konusunda Filistin’e oranla İsrail’in atması gereken çok daha büyük adımlar olduğu aşikâr değil mi?

Filmin de Mona ve Larsen gibi tarafsız kalmaya çalıştığını anlıyoruz ama bu, sözgelimi, Birinci ve İkinci İntifada’ya zemin hazırlayan nedenleri pas geçmek anlamına gelmemesi gerektiğini düşünüyorum… Özetle, barışı tesis etme sorumluluğu konusunda Filistin ve İsrail’i aynı kefeye koymak açıkçası bana pek doğru gelmedi. Bir yanda ordusuyla ayakta duran güçlü bir devlet, diğer yanda işgal edilmiş topraklarda yıllardır varoluş mücadelesi veren bir halk var.

Bütün meseleyi, sokak çatışması sırasında karşı karşıya kalan ve birbirlerine zarar vermek istemeyen İsrailli bir askerle elinde taş tutan Filistinli bir gencin yaşadığı karşılaşmaya indirgemek, kuşkusuz duygusal ve anti-militarist bir yaklaşım. Aradaki güç farkını da iyi anlatan bir simge bu… Mona’nın Kudüs’te tanık olduğu bu olay, film boyunca bir laytmotif gibi birkaç kez karşımıza çıkıyor. Etkileyici olduğu kesin ama beraberinde indirgemeci yaklaşımı da getiriyor.

Tüm bunların yanı sıra filmde tanıdığımız iki Filistinli’nin, Ebu Ala / Ahmed Kurey ve Hasan Asfur’un (Waleed Zuaiter) filmdeki diğer karakterlere göre çok daha karikatürize şekilde, klişe tipler olarak çizildiğini görüyoruz. Norveçliler, İsrailliler nedense daha soğukkanlı ve sakinler. Filistinliler ise çok daha çabuk öfkelenen, ortamı geren, kavga çıkaran, alıngan ve duygusal insanlar…

Kuşkusuz Mona ve Larsen çifti Oslo Barış Süreci’nde çok kritik bir rol oynamış olabilir ama bu, ‘Oslo’yu tipik bir ‘beyaz kurtarıcı filmi’ gibi çekmenin bahanesi olmamalı bence… Kaldı ki, film boyunca, Filistinlilerin cephesine nerdeyse hiç geçmiyor; onları hep Norveçli ve İsraillilerin bakış açısıyla görüyoruz.

Öte yandan, Mona’nın başlangıçta ortaya koyduğu ‘Sürece hiçbir noktada taraf ve müdahil olmayacağız’ ilkesi de finale doğru anlamını kaybediyor. Öyle bir an geliyor ki ‘Avrupalı beyaz Hıristiyan kurtarıcı’ devreye girip gerekeni yapmak zorunda kalıyor.

‘Oslo’nun kötü niyetli olmadığını ve çözüm odaklı pozitif bir mesaj vermek istediğini biliyorum. Ama tek yanlı bakış açısını aşabildiğini söylemem mümkün değil. ‘Oslo’ özünde Batılı – Hıristiyan bir seyirci kitlesini yakalamak için çekilmiş bir film.

ABD’nin önde gelen tiyatro yönetmenlerinden biri olan Bartlett Sher, ilk sinema filmini, kapalı mekânlarda geçen teatral bir öykü haline getirmemek için elinden geleni yapıyor. Mona ve Larsen’in yer aldığı, belgesel estetiğiyle çekilmiş ve film boyunca araya giren soluk monokrom görüntülerle karşımıza gelen Kudüs’teki çatışma sahnelerinde stilize bir iş çıkardığını görüyoruz. Toplantı sahnelerindeki geniş açılı lenslerle çektiği genel planlar da dikkat çekici. Sher, toplu sahnelerde kamera hareketlerini, geniş açılı kadrajları ve alan derinliğini başarıyla kullanıyor. Usta görüntü yönetmeni Janusz Kaminski ile birlikte çok özenli bir iş çıkardıklarını ve her sahneyi inceden inceye planlayıp çektiklerini görüyoruz. Özellikle aydınlatma teknikleri itibarıyla filmin bazı sahnelerde gerçekçi gelenekten, bazı sahnelerde ise dışavurumcu tarzdan etkilendiğini görüyoruz. Böylelikle görüntülerin birçok sahnede fazlasıyla dikkat çekici hale gelerek gereksiz yere hikâyenin önüne geçtiği ve Kaminski’nin filmi biçimciliğe doğru sürüklediği görülüyor.

Ayrıca çok simgesel tercihler de var. İlk bölümde Kudüs sahnelerinde gördüğümüz o baskın sarı renk, görüşmeler barışa doğru ilerken Norveç’te de karşımıza çıkıyor. Kudüs’ü simgeleyen o ışığın işler yoluna girdikçe pencerelerden yansıyarak ortama egemen olduğunu görüyoruz. O ışık, İsrail ve Filistinlilerin barış içinde yaşayacağı bir şehri simgeliyor. Mona’nın filmin başında, karlı bir kış günü Oslo’da yürürken giydiği sarı manto da aynı ışıkla bağlantılı.

Sonuçta, özellikle görüntüleri ve renkleriyle göze hoş gelen bir film izliyoruz ama gereksiz süsler, simgeler, tek boyutlu klişe karakterler ve indirgemecilik, ‘Oslo’yu gerçekçi bir filmden ziyade bir dökü-drama haline getiriyor.

Seyretmeye başlamadan önce filmin hangi yollara saparak nasıl gelişebileceğini düşünüyorsanız, tam da öyle oluyor. Belki bu tahmin edilebilirlik nedeniyle, kendi adıma seyri çok zevkli bir film olduğunu söylemem zor. Kuşkusuz Ortadoğu’da barış olasılığını akla getirmesi dahil olmak üzere sevdiğim yanları oldu. Ayrıca tüm oyuncular rollerinin tadını çıkararak ve keyif vererek oynuyorlar. BeinConnect’te seyredebilirsiniz.

5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00