Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

(UYARI: Yazıdaki bazı yorumlar, hikâyenin gelişimiyle ilgili bazı ipuçları verebilir.)

Hafıza kaybı ve Alzheimer hastalığı üzerine birçok film seyrettim. Hiç birisinde ‘Baba’ (The Father) filmindekine benzer bir seyir deneyimi yaşadığımı hatırlamıyorum.

Aslına bakarsanız, ‘Baba’ hafıza kaybını anlatmıyor. Hafıza kaybının ta kendisi olmaya çalışıyor ve bunu başarıyor.

‘Baba’, bizi demans sorunları yaşayan 80 yaşlarındaki Anthony (Anthony Hopkins) karakterinin zihnine götürüyor ve dünyaya onun gözlerinden bakmamızı sağlıyor.

Kuşkusuz sürekli onun zihninde değiliz. Seyrettiğimiz her şeyin gerçek hayatta karşılıkları var. Ama hangi olayların hatıra olarak Anthony’nin zihninde yeniden canlandığını, hangi olayların gerçekten yaşandığını kestirmek en başından itibaren kolay değil.

Yanıtını net olarak veremeyeceğimiz başka bir soru ise zamanla ilgili. Mesela, filmde tanık olduğumuz olaylar ne kadar sürede geçiyor? Günlerden, haftalardan, aylardan, yoksa yıllardan mı söz ediyoruz. Yoksa her şey Anthony’nin final sahnesinde uyanmadan önce gördüğü bir düş ya da halüsinatif bir deneyim mi?

Olayların hangi sırayla gerçekleştiğini tahmin etmek de zor. İlk bakışta güvenebileceğimiz lineer bir akış var gibi görünüyor. Sözgelimi evin içindeki değişim, her şeyin uzun bir süreye yayıldığını düşündürüyor. Öte yandan, film boyunca öyle şeyler olup bitiyor ki tek sahne içinde zaman atlaması yaşıyor; günler, saatler, aylar ve hatta yılların arasındaki mesafenin anlarla ölçülebildiğini, iç içe geçip karıştığını görüyoruz. Zaman, Anthony’nin zihninde akıştan ziyade bir döngü sanki…

Final sahnesini bütün filmi çözecek bir anahtar olarak kullanmak mümkün kuşkusuz. İlk bölümde başka kimliklerde karşısına çıkan kadın (Olivia Williams) ile erkeğin (Mark Gatiss) gerçek kimliklerini çıpa olarak kullanırsak, filmin en başından beri Anthony’nin hafızasının içinde geçtiğini öne sürebiliriz. Hayatının son döneminde tanıştığı iki insanı, geçmiş anılarının içine yerleştirmesi şaşırtıcı değil. Çoğumuz, demans hastalarının yan yana getirilmesi zor insanları nasıl birbirine karıştırdığına tanık olmuşuzdur. Hatta bunlara inanmakta zorluk çeker ve çoğu zaman güler geçeriz. Filmin senaryosunu Christopher Hampton ile birlikte kendi tiyatro oyunundan sinemaya uyarlayan yönetmen Florian Zeller işte tam da böyle karıştırma anlarında, demans hastasının zihninde neler olup bittiğine dair ipuçları veriyor bize. Ama tüm bunlar üzerine ancak film bittikten sonra düşünebiliyorsunuz. Yoksa film sırasında biz de aynı Anthony gibi kimin kim olduğunu kestiremediğimiz çıkışsız bir labirentin içinde buluyoruz kendimizi.

Florian Zeller’in ‘Baba’yı huzursuz edici bir labirent gibi tasarladığı belli. Anthony’nin olayları anlamlandırmakta çektiği zorlukları biz de yaşıyoruz. O yüzden film bittikten sonra aklımıza gelenler üzerinden gitmek en iyisi.

Anthony’nin zihnindeki anılar, sadece bozunup silinmiyor, başka anılarla karışarak şekil ve hatta anlam değiştiriyorlar. Anthony’nin film boyunca birkaç kez ‘Tuhaf şeyler olup bitiyor’ ya da benzer şeyler söylemesi, kayda değer. Gördüğümüz rüyaları da sürekli tuhaf olarak nitelemez miyiz? Ama sonuçta, rüyalarda olup biten her şeyin hafızamız ve bilinçdışımızla ilgili olduğunu biliriz. Anthony de aynısını yaşıyor. Ama her şeyi bire bir gerçek sanarak…

Hayatının son döneminde hiç tanımadığı bir insandan gördüğü kötü muameleyi, daha erken bir dönemde kızının eşiyle yaşadığı tatsız bir anıyla birleştiriyor. Çünkü her ikisinde de kendisini sevmeyen bir insana karşı yalnız ve savunmasız hissediyor. Öte yandan, halüsinasyon ya da düşlerinde Anne’in yerine geçen kişinin hayatının son döneminde ona şefkat gösteren biri olması şaşırtıcı değil. Çünkü benzer duygular ve deneyimler, birbirine uzak anıları birleştirip rüyalardaki gibi ‘tuhaflaştırıyor’.

Sürekli kavga ettiği bakıcıları birbirine karıştırması kuşkusuz çok doğal. Onları en başından beri kendi mahremiyetine ve kişiliğine karşı bir tehdit veya saygısızlık olarak gördüğünü biliyoruz. İçlerinden özellikle Laura’yı (Imogen Potts) hatırlaması, iki açıdan önemli: Birincisi, Laura’yı kızı Lucy’ye benzetiyor. İkincisi, Laura’ya kaba ve kötü davrandığı için kendini galiba biraz suçlu hissediyor.

Bütün demans hastaları gibi Anthony de sürekli agresif davranışlar sergiliyor. Film bittiğinde, Florian Zeller’in, kendi kişisel deneyimlerimizde çoğu zaman anlam veremediğimiz bu agresifliğin ardındaki hikâyeyi veya neden – sonuç ilişkisini anlatmak istediğini düşündüm. Çünkü film boyunca Anthony’nin yaşadığı deneyimler sırasında sakin kalabilmek gerçekten mümkün değil. Bütün bu tuhaflıkları sindirebilmek, anlamlandırmak onun için imkânsız. Anthony için zamanın başka türlü aktığı belli. Nörolojik açıdan sağlıklı bir insan, yakın dönem anılarını lineer akış içinde geçmişten şimdiye doğru sıralayabilir ama ne yazık ki, Anthony’de böyle bir mefhum yok.

O sadece derin izler bırakan acı anıların çevresinde örüyor geçmiş ve şimdiyi. Açılış sahnesinde kızı Anne’in (Olivia Colman) Paris’e gideceğini açıkladığı anı asla unutamıyor mesela… Bu arada, Anne’in Paris’e gitme hikâyesinin tümüyle Anthony’nin zihnindeki bir yanılsama olduğunu söyleyenler de çıkabilir. Her iki durumda da kesin olan tek şey var: Anthony’nin kızı Anne tarafından terk edilme ve yalnız kalma korkusu…

Anthony, Anne ve eşi Paul’ün (Rufus Sewell) kendisini bir bakımevine yerleştirmeyi konuştukları ana tanık olmasını da unutamıyor. O akşam fırında pişen tavuk, Paul’ü salonda gazete okurken tanıyamadığı anlar, Paul’ün yemek masasındaki iğneli konuşmaları, belli ki hafızasında bir kâbus gibi sürekli dönüp duruyor. Sonuçta kendisine benzer duygular yaşatan başka insanları da o kâbusun içine dahil ediyor. Ayrıca o akşam yaşadıkları nedeniyle bakımevine yerleştirildiği düşündüğünü hissediyoruz. Daha derinlere gömdüğü, tümüyle unutmak istediği acı anılar da var. Onlar da kabuslarında karşısına çıkıyor.

Kabuslarında ve gerçek hayatta kapıları açtığında karşısına neyin çıkacağını bilemeyen biri artık Anthony… Sürekli kol saatine bakması zaman mefhumunu kaybetmesiyle ilgili bir obsesyon hiç kuşkusuz. Kol saatinin çalındığına dair hiç geçmeyen korkusu ise zamanın kendinden çalındığını düşünmesiyle ilgili belki. Artık emin olabildiği ve kaybetmek istemediği tek şey, baktığında saatin kaç olduğu…

Finalde Anthony’nin mekân mefhumunu da tıpkı zaman mefhumu gibi çoktan kaybetmiş olduğunu anladığımızda, çoğu şey yerli yerine oturuyor. Daha dikkatli seyirciler, Anthony’nin mekânla kurduğu ilişkide yaşadığı sorunlara dair belki daha çok ayrıntı yakalamış olabilir. Kesin olan, Anthony için kendi evi olarak bildiği mekândaki her değişikliğin geçmişte onun için büyük bir huzursuzluk yaratmış olması. Özellikle kızı Lucy’nin evde asılı tablosu, tıpkı saat gibi onun için mekânla ilgili bir çıpa niteliği taşıyor. Bir noktadan sonra, artık tam olarak nerede olduğunu kestiremediğini, bulunduğu yerleri sürekli birbirine karıştırdığını fark ediyoruz. Tıpkı halüsinasyonlar, rüyalar ve gerçekleri birbirine karıştırdığı gibi…

Florian Zeller, ilk sahneden itibaren klasik müziği Anthony’nin sığındığı bir kale gibi konumlandırıyor filmde. Belli ki Anthony, film boyunca dinlediğimiz müziklerle huzur bulmaya çalışıyor. Yaşadığı o büyük zihin karmaşasından ancak müzikle kurtulmayı umut ediyor.

Öte yandan, içinde bulunduğu durumdan kurtuluş umudu olmadığını ne yazık ki biliyoruz.

‘Iris’ (2001) filminde Alzheimer hastası ünlü yazar Iris Murdoch yaşadığı durumu ‘Karanlığa yelken açmak’ olarak niteler. Anthony’nin de durumu hiç farklı değil. Filmin en etkileyici yanı da bu zaten…

‘Baba’ sadece Alzheimer’ı anlatan ‘Still Alice’ (2014) ve ‘Away From Her’ (2006) gibi filmlerle akraba değil. Bizi karakterin zihnine götüren David Lynch başyapıtları veya Roman Polanski’nin ‘Repulsion’ (1965), ‘The Tenant’ (1976) gibi klasikleriyle bağlar kurmak mümkün. Ayrıca film sırasında birkaç kez Michael Haneke’nin ‘Aşk’ (2012) filmini hatırladığımı ve iki filmin derinlerden birbirlerine bağlı olduğunu hissettiğimi söyleyebilirim.

Florian Zeller’in senaryo yazarı olarak tasarladığı hikâye kurgusu çok iyi işliyor. Yönetmenliğine baktığınızda bir ilk film olduğuna inanmak kolay değil. ‘Baba’ plan bağlantıları, mekân kullanımı, kadrajları ve her şeyiyle sağlam bir film. Görüntü yönetmeni Ben Smithard’ın iç mekânlarda çıkardığı iş de gayet iyi.

Ne var ki, ‘Baba’ estetik olarak verdiği keyiften ziyade, demansın ne kadar ağır ve zor yaşandığını içimde hissetmemi sağlayan bir film olarak kalacak hafızamda. Film boyunca, en sevdiğiniz insanların hafıza kaybına yol açan hastalıkların pençesine düşmemesi için dua ediyorsunuz ister istemez... Öte yandan, demansın hasta yakınları için ne kadar ağır ve zor bir süreç olduğunu bir kez daha kavrıyor, onlara sabır diliyorsunuz. Tam da burada, Olivia Colman’ın duyarlı performansını anmak gerek. Ama hepimiz biliyoruz ki ‘Baba’ asıl olarak Anthony Hopkins’in mükemmel oyunculuğuyla anılacak… Hopkins, sadece öfkeyi, acıyı, şaşkınlığı değil, karakterin düştüğü her çıkmazda tutunacak bir dal arama duygusunu da çok iyi anlatıyor. Finalde tutunacak hiçbir dalı kalmadığında düştüğü hali gördüğümüzde, yaşadığı çaresizliği daha iyi anlıyoruz.

Başta uyarlama senaryo ve erkek oyuncu dallarında kazandığı Oscar’lar olmak üzere birçok ödül kazanan ‘Baba’, belki biraz zor ama kaçırılmaması gereken bir film.

8/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00