Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

AK Parti’nin çabası, sosyal platformların sunduğu iletişimin kolaylaşması sayesinde dönüştürdüğünü sanıyordum...

Son dönem ekonomi ve yargıda reform paketi ile getirilmek istenen demokratikleşme çabasına karşı direnişinden anlıyorum ki suskunluk sarmalı içinde kalıp direnmeyi başarmış.

Bunu anlamak için eski TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın sevgili Mehmet Aktif Ersoy’un Habertürk’teki programı sırasında söylediklerine parti içinden yükselen tepkilere bakılınca anlaşılır.

İki gündür televizyon ekranlarından söylenen sözlere, sosyal medyadan gelen tepkilere bakıyorum.

Acaba AK Parti’de bir kesim dönüştürülmek istedikleri kasaba sağcılarına farkında olmadan dönüşmüş mü?

Sözünü ettiğim Prof. Dr İlber Ortaylı’nın sıklıkla kullandığı, milliyetçilik üzerinden ele aldığı kasaba sağcıları...

Kasabanın Eyliya Çelebi’den bugüne köylüler gibi üreten kesimde yer almadığını anımsatır...

AYDIN İŞİDİR

Haksız da değil, Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam’daki tespiti gibi “Milliyetçilik aydın insan işidir...” der...

Ancak onlar aydın kesimde hiç yer almak istemedi.

Bunu en iyi göstergesi de devletin tarım toplumunun tasfiyesini bir türlü yapamamış olmasıdır..

Çünkü devlet ve kendini yöneten siyaset onları beğenmediği tüm ideolojilere karşı hazır güç olarak tuttu, kullandı.

Zaten yaşamının büyük bölümünü kahvehanede pişpirik oynayarak geçiren bu kesim için de devletin sosyal yardımları en büyük geçim kaynağıdır.

Yerleştiği varoşlarda Türk sağı açısından şehirleri kasabalara çevirme başarısına imza atan bu kesim, aslında sömürgeci tüketicidir...

Demokratikleşmeye her dönem karşı çıkan, “Bu kış Komünizm gelecek” diye kapı ardında sopa bırakan, muhafazakarlığı faraziyeler üzerinden anlayan bu kesim, AB sürecinin de en büyük rakibidir.

Kimi zaman Kahramanmaraş’ta, kimi zaman Sivas’ta karşımıza çıkar...

Tek özellikleri de bir türlü toplumsallaşmayı başaramayıp kitle davranışı göstermeleridir.

AB’Yİ FONUYLA BERABER OKUDU

AK Parti özellikle 2002- 2011 döneminde bu kitleyi dönüştürmek için çaba gösterdi.

Hukukun üstünlüğü, insan hakları, ana dilin, kültürel özgürlüklerin hak olduğu konusunda ikna etmeye çalıştı.

Tayyip Erdoğan’ın karizmatik kimliği, bu kesimle olan feragatli bir o denli de coşkulu bağı, onların da bu konularda daha anlayışlı olmalarını sağladı.

Uzun süre direndikleri “gavur” gördükleri batıya yönünü dönmesini, AB fonlarından zenginleşme mesajıyla birlikte okuduğu için kabullendi.

Demokratikleştiği takdirde bedelinin ağır ödeneceğini de geç fark etti.

Kürtajın, LBGT’ye, evlilik dışı ilişkiye, çevreye, doğanın korunmasının bir hak olduğunu içine sindirmese de aynı kampta olduğunu bildikleri söylediği için kabullenir göründü.

Belki de bundandır hep kasabalı kaldı, entelektüel sermayeye bir türlü dönüşemedi.

ÖTEKİ DÜNYAYA YATIRIM

Kasabasına yaptırdığı Kuran kursu açmayı, cami yaptırmayı da cennete yatırım olarak gördü; bu dünyaya yatırımı hep öteledi...

Bugün gelinen noktada anlıyorum ki dönüştürmeye çalıştığı kitleye bakıyorum ki Ankara’daki bazı siyasetçiler de uymuş, hatta onların önünde gidiyor.

Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğünü kendileri için olursa geçerli kabul ediyor.

BAŞKASINA HER ŞEY PAHALI

Adorno’nun o ünlü eseri Minima Moralia’da vurguladığı gibi:

“Kendine hiçbir şeyi, başkalarına her şeyi pahalı gören kişidir. Eşdeğerlik hesabıyla düşünür, bütün özel yaşamını o yasaya, kişinin aldığından azını vermesini, ama yine de bir şeyler almasını sağlayacak kadarını vermesini öngören yasaya bağlı kılar... Gördüğü iyiliğin öcünü almak için gösterdiği telaşla ele verir kendini...”

Aslında sadece Türkiye’de değil, popülist akımın hayat bulduğu tüm dünyanın siyasal yaşamına nüfuz ettiler, kurulmuş kültürel yapıları çatışma alanına çevirdiler.

Trump’ın seçimi kaybettiği, hatta ikinci kez sayıldığında da kaybının daha da arttığı bir ABD seçim kültüründe yaşananlara bakılırsa ne demek istediğim daha iyi anlaşılır...

AB AÇILIMI

Başta da belirttiğim gibi, Türkiye’deki sağcılık gittikçe kasaba sağcılığına yeniden dönüştü.

Şimdi de demokratikleşmeye karşı çıkıyor.

Bakalım dün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uzun yıllar sonra tekrar ettiği dünkü şu cümleleri karşısında ne yapacaklar:

“Kendimizi başka yerlerde değil, Avrupa'da görüyor, geleceğimizi Avrupa ile birlikte kurmayı tasavvur ediyoruz.”

Bir de ABD’ye yönelik olan cümleleri var:

“ABD ile uzun ve yakın müttefik ilişkilerimizi, bölgesel ve küresel tüm meselelerin çözümünde kullanma niyetindeyiz...”

Bunların olmasının yolu da belli, demokratikleşme ve bunun için de kapsamlı bir reform hareketi...

Olmaz ise AB’nin 10 Aralık’taki zirvesinden çıkacak sonuca da hep birlikte katlanırız.

Emin olun o sonuç kasabayı da kavurur...

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00