Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Biriken yıllık iznimi eritmek için kısa bir ara daha verdim.

Birkaç günlüğüne Ege’ye kaçtım.

Önce uçakla Çeşme, oradan da otobüsle Bodrum.

Tabii bu arada özellikle yolculuklarım sırasında maske/mesafe kurallarına uymayı da ihmal etmedim.

Uçak yolculuğu kısaydı, dolayısıyla pek sorun yaşamadım.

Ancak İzmir’den Bodrum’a yolculuğum bayağı eziyetli geçti.

Çünkü otobüse binildiğinde nasıl bir psikoloji hakimse…

Koltuğa oturanın ilk yaptığı eylem maskesini çıkarıp bir kenara koymak oldu.

Tabii böyle olunca da ben de bir anda zabıta kesilip etrafımdakilere; “Hanımefendi maskenizi takar mısınız? Beyefendi lütfen maske!” uyarılarında filan bulunmaya başladım.

Öyle kaptırmışım ki kendimi göreve…

Bir ara bir kadın yolcunun uyurken düşen maskesini gidip yerine koydum filan.

Ancak bir süre sonra fark ettim ki bu hal ve hareketlerim bayağı sinir bozuyor.

Haklılar da çünkü yolcu değil de sanki Sağlık Bakanlığı tarafından denetçi olarak otobüse bindirilmiş bir vazifeli gibiydim.

Halbuki bana ne!

Devletin polisinin, valiliğinin, Sağlık Bakanı’nın, Bilim Kurulu’nun bile umurunda olmayan pandemiyle mücadele kurallarının harfiyen yerine getirilmesi için ben niye kendimi bu kadar hırpalıyorum!

Diyebilirler ki şimdi; "Bu nasıl bir suçlama? Nereden vardın bu kanıya ve nasıl?”

Vardım çünkü geçen Cumartesi İstanbul Maltepe’de aşı karşıtlarının yaptığı mitingdeki manzara maalesef durumun böyle olduğunun bariz ispatıydı.

Açık söyleyeyim...

O miting benim bütün ayarlarımı bozdu.

İnanamadım gözlerime!

4 saatlik otobüs yolculuğunu bir maske yüzünden kendisine zehir eden bir yurttaş olarak isyan ettim.

Pandemi ile mücadelede kurallara uyulsun diye vatandaşa her daim tembihte bulunan iradenin öyle bir mitinge nasıl izin verdiğini hala aklım almıyor.

Hadi verildi.

Peki maskesiz, mesafesiz bilime kafa tutuşlarına neden göz yumuldu?

O kuralları bizlere ezberleten yetkililer, o kuralların tamamının yerle bir edildiği mitingdeki o kayıtsızlığa, cehalete, vicdansızlığa neden göz yumdu?

Merak ediyorum...

Bilmediğimiz bir şeyler mi var perde arkasında?

Karantinalı günlerde evinin önünde arabasını yıkıyor ya da sokakta maskesiz geziyor diye vatandaşına ceza kesilen bu memlekette…

Aşı karşıtlarına neden böyle bir müsamaha gösterildi?

Nedir tam olarak olay?

Sayın Cumhurbaşkanı raflardaki fiyatlara müdahale edileceğini söyledi.

Sevindirici bir ifade ancak karşılık bulur mu emin değilim.

Çünkü rafların el yakan fiyatlarla coşuyor olmasının nedeni satıcının keyfinden değil.

Enflasyondan.

Ne hikmetse TÜİK’in bir türlü doğrusunu bulamadığı fakat vatandaşı canından bezdiren bu memleketin her daim başına bela olan canavardan!

Peki enflasyon denilen canavar öldürülmeden ya da komalık oluncaya kadar köteklenmeden nasıl inecek raflardaki ürünlerin fiyatları aşağıya?

Kaldı ki olay sadece raflara müdahale etmekle de bitmiyor.

Raflardaki olay işin finali.

İsteğe bağlı ihtiyaçlar.

Vatandaş; “Çok pahalı” deyip peynir de satın almayabilir.

Yoğurt da!

Ancak bazı kalemler var ki…

Onlar isteğe bağlı değil.

Zor ama hadi raflara müdahale edildi ve bütün o fahiş etiketler alaşağı edildi diyelim…

Evin kirası, elektriği, suyu, doğalgazı ne olacak?

Ev sahiplerine kim, nasıl müdahale edecek?

Sadece eli değil, başta beyin olmak üzere bütün organları yakıp, yıkan yani ocak söndüren faturalardan o sıfırlar nasıl silinecek?

Sosyal medya üzerinden başlayan tanışıklıklar, arkadaşlıklar, ilişkiler, aşklar konusu çok önceden beri yazmayı düşündüğüm bir konu aslında. 

Çünkü bir değil birden çok nahoş hikaye geldi kulağıma.

Savcılıklar toplumu esir almış olan akıllı telefon ve uygulamaları üzerinden başlayan ancak sonu hüsranla biten hikayelerin dosyalarıyla dolup taşıyor.

Ve acı olan şu ki; gittikçe de yükseliyor bu durum. 

Yükseldikçe de sorun büyüyor. 

Ne demek istediğimi anlamanız için Netflix’te yayında olan “Tık Tuzağı” anlamına gelen Clickbait adlı diziyi izlemenizi öneririm. 

Çünkü söz konusu film büyük tehlike arz etmeye başlayan bu durumu çok güzel anlatıyor. 

Bazıları fazla abartılı bulmuş dizinin hikayesini ancak ben buna katılmıyorum. 

Clickbait tam aksine tehlikenin boyutuna çok ama çok güzel bir ayna tutmuş. 

Tık tuzağının bir kurbanı olan Nick’in sonu belki biraz abartılmış olabilir ama hikayenin özü asla fantastik değil. 

Çünkü emin olun bugün Türkiye’de Nick’in hikayesine benzer onlarca hikaye yaşanıyor.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00