Siz bu teoriyi ciddiye almayın
“KOMPLOCUNUN hası” diyebileceğiniz bir dostum var ve ben seçim sonrasında onunla karşılaşmamak için özel bir çaba sarf etmekteydim.
Nafile bir çaba.
Önceki gün karşılaştığımızda nefeslenme arası bile vermeden son teorisini üzerime bocaladı.
Dedikleri şu: “Boşuna nefes tüketiyorsun. AK Parti, hükümeti MHP ile kuracak. Kürt sorununun çözümü için başlatılan sürecin son rötuşları için de buna ihtiyaç var. 1999’da nasıl Öcalan’ın ülkemize teslimi sonrasında, idam cezası, yasalardan MHP’li bir koalisyon hükümeti sayesinde çıkarıldıysa, sürecin geldiği bugünkü noktada pürüzlerin temizlenmesi de yine aynı formülle başarılacak...’’
Teorisine göre, bu konuda mutabakatlar çok önceden ayarlanmış...
‘‘Nasıl yani? Öcalan’ın hapislik durumuyla ve bölgenin yönetilme biçimiyle ilgili pürüzlerden mi söz ediyorsun, savaş ihtimali de var mı mutabakatın içinde?’’ sorularımı dinlemedi bile “komplocu” dostum.
Yazayım mı, yazmayayım mı diye tereddüt ettim, ama yazdım işte...
İSRAİL İLE YAKINLAŞMA
GEÇTİĞİMİZ günlerde sürpriz bir diplomatik gelişmeden haberdar olduk: Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, Roma’da, İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın yeni genel sekreteri (bizdeki müsteşarın karşılığı) Dore Gold ile görüşmüş...
Dore Gold, demek ki, bu defa dışişleri bakanlığını da uhdesine almış Başbakan Binyamin Netanyahu’nun yanına gitmiş. Yeniden...
1990’larda ilk kez başbakan olduğunda da, Netanyahu, kendisi gibi ABD doğumlu Gold’u danışman olarak yanına almıştı.
Haberin benim için önemi şu: BBC kökenli Tim Sebastian’ın “Doha Debates” başlığı altında yaptığı TV münazaralarının en ses getireni İsrail konusundaydı ve Dore Gold, orada, Alan Dershowitz adlı hukuk profesörüyle birlikte, “ABD artık İsrail’e nazik davranmaktan vazgeçmeli’’ tezini çürütmeye çalışıyordu.
Başarılı olamadı. Münazaranın sonunda, izleyicilerin yüzde 65’i, Dore ile Dershowitz’in değil, “ABD İsrail’e karşı sertleşmeli’’ tezini savunan diğer ikilinin kendilerini ikna ettikleri yolunda oy kullandı.
Feridun Sinirlioğlu ile Roma buluşmasında “Neden ikili ilişkiler normalleşmiyor?’’ sorusuna cevap aramış Dore Gold. Öğrendiğime göre, “İsrail’in tutumu yüzünden’’ cevabı verilmiş kendisine... 18 ay önce üzerinde mutabakata varılan ve yazılı metne de dönüştürülen anlaşmayı Türkiye’nin onaylattığı, buna karşılık o kadar süredir İsrail tarafının onaylatmasının beklendiği Gold’a anlatılmış...
“Şimdi ne olacak?’’ soruma şu cevabı aldım: “Sonuçlandırmak üzere müzakerecileriyle buluşacağız; tabii normalleşmek istiyorlarsa...’’
Ne yalan söyleyeyim, yakınlaşmayı istemeyenin Türkiye olduğunu sanıyordum.
YUNANİSTAN'IN ÇİLESİ; PEKİ JAPONLAR NEDEN RAHAT?
KOMŞUMUZ Yunanistan iflas halinde. Borçlarını ödeyemiyor, alacaklısı IMF ve yabancı bankalar kapısında bekleşiyor.
Eskiler “Borç yiğidin kamçısıdır’’ derlerdi, ama Yunanlılar bu sözden habersiz davranmış ve iflas durumuna düşmüşler...
Her zamanki merakımla “Acaba dünyanın en borçlu ülkesi Yunanistan mı?’’ soruma cevap aradım. Aaa, bir de ne göreyim, en borçlu ülkeler sıralamasında komşumuz hayli aşağılarda geliyor ve sıranın başında da hiç beklemediğim bir ülke yer alıyor: Japonya...
Forbes Dergisi, McKinsey Enstitüsü’nün bu yılın şubat ayında, IMF ve başka kurumların verilerinden hareketle yaptığı, ülkelerin milli gelirine göre devlet ve özel sektör borçlarıyla ilgili bir araştırmanın sonucunu yayımladı.
Buna göre, ilk sırada yer alan Japonya’nın milli gelir-borç oranı yüzde 400... 7. sırada yer alan Yunanistan’da bu oran yüzde 317... En borçlular listesinde ön sıralarda pek gariban ülke yok; Brezilya 34, Hindistan 35. sırada...
Japonya’yı İrlanda (yüzde 390), onu Singapur (382) takip ediyor. 4. sırada Portekiz (358), 5’te Belçika (327), 6’da Hollanda (325), 8’de İspanya (313), 9’da Danimarka (302) ve 10. sırada İsveç (290) yer alıyor.
ABD 16. (233), Çin 22. (217) ve Rusya 43. (65) sırada...
“Ya Türkiye?’’ dediğinizi duyar gibiyim. McKinsey raporuna göre, Türkiye en az borçlu 10 ülkeden biri; 47 ülke arasında borç-milli gelir oranı (104) seviyesiyle 38. sırada. Diğer ülkelerin borçları genellikle devlete ait olduğu halde, ülkemizde esas borçlular özel sektör, şirketler...
İlginç bir tablo değil mi?
TARİHTEN BİR KİŞİLİK: MOLLA LÜTFİ
MEDYAMIZIN zaten sivri uçlu kalemleri, şu sıralarda kalemlerinin uçlarını daha da sivrilterek birbirlerine olmadık hakaretlerle hücum ediyorlar. Birbirlerine eğilim olarak ne kadar yakınsalar hakaretleri daha da keskinleşiyor... Buraya almaya terbiyemin müsaade etmeyeceği sıfatlar köşelerden fışkırıyor...
Geçen hafta bir o tarafın bir bu tarafın yazdıklarını okurken şu yakınlarda altını çizerek mütalaa ettiğim Prof. İsmail Erünsal’ın “Osmanlı Kültür Tarihinin Bilinmeyenleri” (Timaş Yayınları) adlı değerli eserinde karşılaştığım Molla Lütfi olayını hatırladım.
Fatih ve II. Bayezid dönemlerinde (15. yüzyıl) yaşamış bir ilim adamıdır Molla Lütfi. Sözünü sakınmaz biri olduğu anlaşılıyor; bu yüzden zamanının “ulema-yı rüsumu”nun hiddetini çekmiş ve sonunda “dinden saptığı” iddiasıyla yargılanıp boynu vurulmuş...
Prof. Erünsal, Molla Lütfi’yi kendilerine rakip görenlerin o ve talebeleri hakkında serd ettikleri iddiaları tarihi eserlerden aktarıyor. Adama “Zındık” demişler, “Hırsız” demişler... “Dili boşanmış, dizginleri salıverilmiş, deliliğe sığınmış, rezilliği yüzüne almış kişi” demişler...
Adamın biri oturmuş, üç ayrı imzayla, Molla Lütfi aleyhinde hep aynı ithamları içeren şikâyet mektupları yazmış... “Mektuplarda’’ diyor Prof. Erünsal, “Molla Lütfi, ‘şerir - gaddâr bî-dîn ü bî-i’tikad ü müzevvir ü mekkâr, zâlim dinsüz harâmî’ olarak nitelendirilmektedir’’.
Mektupları yazan âdem, paşa imiş; Ahmet Paşa...
Aradan 6 asır geçmiş, 21. asırda yaşıyoruz, ama dilimizin sivriliğinde bir değişiklik yok. Köşelerden “zalim, dinsüz, harâmi” benzeri saldırılar eksik olmuyor. Bıraksanız, devrin büyüklerinden, tıpkı 6 asır önce Molla Lütfi’ye yapıldığı gibi, kelle de isteyecekler...
II. Bayezid sonradan çok pişman olmuş; ama “siyaseten idam” kararı verildikten sonra “Ben zındık değilim’’ diye bağırmasına, kelime-i şehadet getirmesine rağmen, Molla Lütfi’nin kellesini almışlar.
BODRUM, HER ZAMAN BODRUM...
ÜLKEMİZİN en fazla turist çeken beldelerinden Bodrum’da birkaç gün geçirdim. Marmaris’te çalan alarm zilleri burada kulak zarını delecek boyutta. Geçen yılla mukayese kabul etmeyecek kadar azalmış yabancı turist.
Nasıl olsa gelen az diye mi, yoksa belediye başkanının görevde hayli uzun süredir bulunmasının rehavetiyle mi, bilemem; belediye hizmetlerinde gerileme fark ettim. Turgut Reis- Kadıkalesi arası beş yıldızlı oteller bölgesidir; her birine uzanan yollar delik deşikti. Turistlere şaşkınlıkla “Nereye geldim ben?” dedirtecek cinsten...
Bodrum’un ana caddelerini hiç bu kadar tenha görmemiştim.