Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat 'Akvaryum'una sıkışan bir hayat

        “Kırmızı Sokak” ile tanıdığımız İngiliz yönetmen Andrea Arnold’un ikinci filmi, ülke sinemasında ‘sosyal gerçekçi sinema’ eğiliminin uzağında duran eserlerin üretiminin hızla arttığını kanıtlayan bir yapıt. Çarpıcı meselesi, etkileyici sinema dili ve TV formatına uyarlanan zeki ruhsal dünyasıyla dikkat çekici bir eser “Akvaryum”.

        Mia, annesini ve onun sevgilisini kıskanarak yaşayan yalnız bir kızdır. Sadece 15 yaşındadır. Bu sebeple de kendini röntgenciliğin ve sıkıntının kollarına bırakır. Amacı gördüğü gibi bir seks yaşamı sürmektir. Onun kıskandığı ise esasen budur. Öyle ki hiçbir şeyin sonucunu düşünebilecek beyin yapısına henüz sahip değildir.

        ‘Genç kız-olgun erkek ilişkisi’ formülünü benimsiyor

        2006’da “Kırmızı Sokak”la (“Red Road”) Cannes Film Festivali’nde uzandığı ödül sayesinde adını duyuran Andrea Arnold’un ikinci filminde yine hafif gerilim ve gizem yüklü bir kadın hikayesi anlatılıyor, aynen oradaki gibi.

        Yönetmen de böylece sinemadaki esas dertlerini belli ediyor bir bakıma. Aslında ele aldığı konunun, yani 15 yaşındaki birinin 35 yaşlarındaki bir başkasıyla ilişki yaşamasının birçok örneği var sinema tarihinde. “Aşk Mevsimi” (“The Graduate”, 1967), “Anne” (“The Mother”, 2003) ve “Skandal” (“Notes on a Scandal”, 2006) bu durumun en belirgin örnekleri. Andrea Arnold da zaten bu formüle odaklı bir yapı kurmuş.

        “Kırmızı Sokak”ın üzerinde

        Mia’nın annesinin ve üvey babasının arasındaki tansiyonun üzerine gitmiş. Bu durumun ahlaki, sosyal ve felsefik boyutunu araştırmaya soyunmuş. Öyle ki burada Arnold’un çok sevdiği ‘röntgencilik’ ve ‘seks’ meseleleri mevcut.

        “Kırmızı Sokak”ta da çalıların arasında bir şey gören bir güvenlik görevlisi kadının bu gizemi aralama çabasını ele almıştı. Buradakine yine benzer bir şekilde ilerlese de bu “Cinayeti Gördüm”ün (“Blowup”, 1966) yapısı odaklı iskeletin altından tam anlamıyla kalkamamıştı.

        Devrim niteliğinde bir görsel tercih

        Arnold, burada da yine ‘çarpıcı bir cümle’ ile ‘bol metinli bir tema’dan yola çıkıyor. Senaryosu da bir hayli iyi. Ancak burada yaptığı görsel tercihler, onun tamamen ana karakterlerinin ruh hali odaklı bir arayış içinde olduğunu kanıtlıyor. Öyle ki Arnold, filmini son 50 senedir belki de sadece dört-beş kere yapılan bir şeyi yaparak 1.33:1 formatıyla çekmiş. Bu da TV oranı. Yani 40’larda kullanılan sinema ekranının formatı aslında.

        2000’lere baktığımızda 30’ların film gramerini sinemaya sokmak isteyen “İyi Alman” (“The Good German”, 2006) ve “Brand upon Your Brain” (2006), bu formatı kullanmıştı. Ancak siyah-beyaz dokularıyla da öne çıkan, Steven Soderbergh ve Guy Maddin gibi yenilikçi yönetmenlerin ürünleriydi bu eserler. Arnold ise Gus Van Sant’ın “Fil”de (“Elephant”, 2003) yaptığı gibi bu formatı ruh halini anlatmak için kullanıyor.

        Kendi akvaryumundan kaçmak isteyen bir karakterin hikayesi

        2000’lerin dördüncü 1.33:1 kullanan filmi olmasının da bir amacı var. “Akvaryum” isminin filmin hiçbir yerinde somut bir karşılığı yok. Ancak bu tam ekran formatı sayesinde ilk karede gördüğümüz Mia’nın ellerini yüzüne kapamış hali, tam anlamıyla bir akvaryumda sıkışmışlık izlenimi veriyor. Öyle ki karakterimiz, 15 yaşında ergenlik gelişimi arayışında bir tipleme.

        Bunu da zaten girişte neredeyse birkaç erkeğin tecavüzüne uğramaktan zor kurtulduğu anda görüyoruz. Karakterimiz kendi deliğinden çıkmanın peşine düşüyor. Ancak akvaryumundan dışarı adım atarsa boğulacağını da biliyor. Öyle ki annesinin sevgilisiyle yaşadığı cinsel ilişki, onu bu ‘sudan dışarı çıkma’ durumuna itiyor. Böylece nefesi (yani suyu) bedavaya almayacağı bir hayatı seçiyor. Sonlara doğru da zaten kardeşiyle beraber bir balon eşliğinde umut yolculuğuna çıkıyorlar.

        Anlayacağınız Mia, ‘armut piş ağzıma düş hayat’tan yani akvaryumun içindeki tasasız dünyadan, gerçek yaşamın dertlerine geçiş yapıyor. Nefes almanın bile zor olduğu bir dünyada şansını deniyor yani.

        Lafın özü, Arnold 1.33:1 formatını kullanarak karakterin sıkışmışlığını anlatan akvaryum metaforunu kullanmak istemiş. Böylece yenilikçi bir karakter tasviriyle çıkagelmiş. El kamerasını sürekli onun arkasında ve çokça uzun plan odaklı kullanması da bu tek bir alanda sıkışıp kalma mantığının anlamını arttırıyor elbette.

        El kamerasının kullanımı sıradan dursa da çok can yakıyor!

        Eseri, bir başka taraftan da Van Sant filmi gibi okumak da mümkün. Öyle ki burada genç yaşlardaki bir karakterin dünyasının onun kadar inandırıcı vermeyi beceriyor yönetmen. Tabii Arnold’un elindeki hikayeleri etkileyici sinemasal yorumlarla tasvir ettiğini kabul etmek lazım. Bu noktada da Van Sant’ten daha farklı bir yol açıyor, el kamerasını kullanmaktaki özgün bakışıyla...

        Buradaki iki seks sahnesinin ‘dogma filmleri’ düzeyinde inandırıcı durmaları da bir başka önemli unsur. Uzun lafın kısası Arnold, duygusal, komedi, gerilim, cinsel tansiyon gibi tonlar arasındaki dengeyi iyi tutturduğu mesajı yerinde bir eserle çıkagelmiş. Böylece ilk filmi “Kırmızı Sokak”taki söylemsizlik sorununu çözmüş.

        “Bunny ile Boğa” ve “Fobidilya”

        Kendi evinden çıkamama hastalığına adını veren agorafobi, aslında sinema tarihinde daha önce çokça kullanılmıştı. En önemli örneği de bu durumu ana karakterin bakış açısından kuran başyapıt “Thomas Aşık” (“Thomas est Amoureux”, 2002) idi. Jean-Paul Renders’in sekiz sene önce çektiği eserin ne üzerine çıkmayı deneyen, ne de formülünü benimseyen bir film üretilmedi şu ana kadar.

        Paz Kardeşler imzalı “Fobidilya” (“Phobilidilia”, 2009) ile Paul King’in yönettiği “Bunny ve Boğa” (“Bunny and the Bull”, 2009) ise belli ki bu eserden bihaber ilk film örnekleri. Öyle ki “Fobidilya” ana karakterini daha çok internetin ve teknolojinin yarattığı hayali dünya üzerinden ele almayı tercih ediyor. “Bunny ile Boğa” ise tamamen bir hayal arkadaşının öncülük ettiği masal diyarlarına giden bir karakterin izini sürüyor.

        İlki biraz ‘duygusal-dram’ havasında. İkincisi ise durum komedisi denebilir. Amerikan sinemasındaki ‘iki kafadar filmi’ formülünün izini sürüyor. İlkinin video klip estetiğiyle dikkat çektiği anlar, ikincisinin Michel Gondry’vari tasarımlarıyla ‘kitsch dünya’ doğrultusunda sinemasal olabildiği bölümler var. Ancak eğlenceli ve rahat izlenir olsalar da meseleyi sinemaya ‘yenilikçi’ uyarlayamamalarıyla öne çıkıyorlar daha çok...

        Kerem Akça’nın İstanbul Film Festivali’nde önerdiği 5 Türk filmi:

        1-Pus

        2-Acı Aşk

        3-Orada

        4-Vavien

        5-Beş Şehir

        Kerem Akça’nın İstanbul Film Festivali’nde önerdiği 15 yeni film:

        1-Kontrol Limitleri (Limits of Control)

        2-Anneler ve Kızları (Mother and Child)

        3-Orman Perisi (Nang Mai/Nymph)

        4-Ana (Madeo/Mother)

        5-Akvaryum (Fish Tank)

        6-Boşluk (Enter the Void)

        7-Geride Kalan (The Time That Remains)

        8-Surat (Lian/Face)

        9-Çöpcinsel (Trash Humpers)

        10-Hadewijch

        11-Savaş Sırasında Yaşam (Life During Wartime)

        12-Yenmek (Vincere)

        13-Kadın, Silah ve Erişte (San qiang pai an jing qi)

        14-Arkadaşın Değilim (I Am Not Your Friend/Nem vagyok a barátod)

        15-Sevimli Penguen (Yao Yao Penguin)

        Kerem Akça’ya gore İstanbul Film Festivali’nde en dikkat çekici 10 ilk film:

        1-Katliam (Kinatay)

        2-Özel Hayatlar (Nothing Personal)

        3-Karaoke

        4-Lübnan (Lebanon)

        5-Şeref Madalyası (Medalia de Onoare)

        6-Troçki (Trotsky)

        7-Bunny ve Boğa (Bunny and the Bull)

        8-Amrika (Amreeka)

        9-Henri-Georges Clouzot’nun Cehennemi (L'Enfer de Henri-Georges Clouzot / Henri-Georges Coluzot's Inferno)

        10-Fobidilya (Phobidilya)

        Kerem Akça’nın İstanbul Film Festivali’nde önerdiği 10 klasik film:

        1-Sevmek Zamanı

        2-Ölümsüz Kadın (L’Immortelle)

        3-Lezbiyen Vampirler (Vampyros Lesbos)

        4-Genç Hizmetçiler (The Servant)

        5-Kansız (Blood Simple.)

        6-Kaderini Arayan Adam (Mr. Klein)

        7-Yedinci Kıta (Seventh Continent)

        8-Kaza Gecesi (Accident)

        9-Gurbet Kuşları

        10-Arabulucu (The Go-Between)

        Kerem Akça’nın İstanbul Film Festivali boyunca tartışılacağını düşündüğü 5 film:

        1-Boşluk (Enter the Void)

        2-Bahar Sarhoşu (Chun feng chen zui de ye wan)

        3-Erkek Gibi Ölmek (Morrer Como Um Homem)

        4-Köpek Dişi (Dogtooth)

        5-Hücre 211 (Celda 211)

        Not: Listeler, festival süresince güncellenecektir.

        keremakca@haberturk.com

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ