'Yazının esin perisi acıdır'
Edebiyat söyleşileri: Mario Levi
GAZETE HABERTÜRK / ÜMRAN AVCI
"Bu satırları yazmakla yazmamak arasında çok gidip geldim..." cümlesiyle başlıyor kitabına Mario Levi. Anılarını “İçimdeki İstanbul Fotoğrafları” isimli kitapta toplayan Levi, bir çekmecenin en altında duran fotoğraflara bakar gibi hafızasının derinliklerinden çıkarıp çıkarıp yazdı. Röportaj sırasında ortaya çıktı ki, kimi zaman yazamadı, kimi zaman da yazarken ağladı... Nikâhından bir gün önce 1986’da Neve Şalom’a yapılan bombalı saldırıda 22 insanın hayatını kaybettiğini yazarken ağladı, daha çocukken yakasına yapışan astım hastalığı nedeniyle içindeki ezikliği yeniden hissedince duygulandı. İncinmişliklerini ve kırgınlıklarını yazdı, kendi deyimiyle yazdıkça hafifledi, özgürleşti.
■ Bu kadar çok şeyi hatırlamak acı verdi mi? Bir hesaplaşma yaşandı mı?
Şüphesiz bu kadar çok şeyi hatırlamak içimi acıttı. Aslında bunun böyle olacağını biliyordum ama bunu yapmak zorundaydım. Bu bir çeşit hesaplaşmaydı. Fotoğrafların hikâyeleri, söyledikleri, hatırlattıkları hep içimdeydi ve ancak anlatarak kendimi özgürleştirebileceğime inanıyordum. Süreç tüm yazma süreçleri gibi sancılıydı. Fakat son noktayı koyduğumda yüzümde biraz buruk da olsa gülümseme, içimde de buruk bir sevinç vardı. En nihayet bunları anlatabilmiş olmanın sevinciydi bu. Bu kitabı yazmayı çok erteledim demek ki zamanı gelmiş ve yazdım.
■ Yazma sırasında yoğun duygulara kapılıp ağladığınız oldu mu?
Oldu elbette. Çok gözyaşı döktüğüm de oldu ama yazmaya ara vermedim. Çünkü kesseydim tekrar metne geri dönemeyebilirdim. “Madem yola çıktım, gidebileceğim yere kadar gideyim. Ben bir yürüyüşe çıkacağım” dedim şehrimde. Bu hem fiziksel bir yürüyüş aynı zamanda da bir içsel yürüyüş olacaktı. Kendimi çağrışımların gücüne bıraktım. Bu iç yolculuğunu biraz da unutmamak için yazdım. Ben yazmayı karanlık bir mağaraya inmek gibi görmüşümdür. Burada da aynı durum söz konusuydu. Yola çıktığınızda ne kadar derine ineceğinizi kestiremiyorsunuz ama gidiyorsunuz. Güvendiğim, her an sığınabileceğim bir yer de vardı, o da yazının kendisi.
■ Annenizin genelev işletmecilerinin tuzağından son anda dedenizin dikkatiyle kurtarılma hikâyesini dinleyelim mi?
Annem o dönem çok genç ve Asmalımecit’te ailesiyle yaşıyor. Evin yanına bir genelev açılıyor. Birtakım karanlık adamlar annemi kaçırmak sonra da çalıştırmaktan söz ederlerken dedem işitiyor. Bu hikâye hem dedem hem de annem tarafından anlatıldı. Dedemin anlattığı hikâye daha anlamlıydı çünkü orada bir de baba kaygısı vardı. Dedem konuşulanları duyunca anneanneme, “Buradan kurtulmalıyız” demiş ve apar topar Osmanbey taraflarındaki eve taşınmışlar.
■ İlk evliliğinize gidelim, düğün, terör ve cenazeye...
7 Eylül Pazar günü Neve Şalom’da dini nikâhımız kıyılacaktı. 6 Eylül 1986 cumartesi sabahı patlama oldu ve 22 kişi hayatını kaybetti. Hakikaten çok sancılı bir gündü. Neve Şalom’a gittik apar topar. Yönetim binasında din adamları vardı ve olayın vahametini orada anladık. Ve bana hiç bilmediğim bir şey bildirildi: “Nikâhınız mutlaka kıyılacak. Babanızın cenazesi olsa tabutun başında kıyılır” dendi. Nikâh ertesi gün Beth İsrail Sinagogu’nda kıyılacaktı. Tahmin edersiniz ki davetiyeler dağıtılmış, akşam bir restoranda düğün yemeği yenecekti. Cemaat nikâhın yerinin değiştiğine yönelik gazeteye ilan verilmesini önerdi. İlan çıkınca basının derhal ilgisini çekti ve sanki çok önemli bir düğünmüş gibi gazetelerde birinci sayfa haberi olduk. Bir türlü üzerimizden atamadığımız bir hüzünle düğün ve cenaze bir arada yaşandı. Akşam 250 kişinin katılacağı yemekli davet de iptal edilecekti. Rezervasyonun iptali için restorana gittik. Hatırı sayılır bir kaparo vermiştik. Sahibiyle konuştuk ve iptali bildirdik. Adam geldi ve “Sizin acınız bizim de acımızdır” deyip çeki iade etti. O zaman nasıl bir ülkede yaşadığımı anladım. Bu olayı gerçekleştirenler daha çok ses getiren bir eylem yapmak isteyip nikâhımızı seçselerdi 500 600 davetliyle birlikte biz o kayıpların arasında olacaktık.
'HAYAT İNİŞLERDEN VE ÇIKIŞLARDAN İBARET'
■ Belki de yazabilmek için bu kadar çok sıkıntı çekmeniz gerekiyormuş.
Bu o kadar doğru bir bakış açısı ki. Öğrencilerime hep şunu salık veriyorum: “Hepimiz insanız. Hayat inişlerden ve çıkışlardan ibaret. Yazının kaynağında acı vardır. Bilin ki, yaşamış olduğunuz acılar, yaralanmalar, örselenmeler yaratıcı süreç açısından size verilmiş birer armağandır. Acılarınızın kaynağına inmekten çekinmeyin. Bilin ki, başka yerlerde aradığınız esin perisi orada, sizin acılarınız da.”
■ “Bu da bende kalsın” diyerek yazamadıklarınız oldu mu?
Oldu. Bunlar daha çok bireysel tarihimle ilgili meseleler. Onları anlatmaya hazır olmadığımı düşünüyorum. Bazı fotoğraflar hâlâ çekmecenin diplerinde saklı, çıkaramadım.
'BİR DAHA YAZMAYA YELTENEMEM'
■ "İstanbul Bir Masaldı" kitabınız geçtiğimiz günlerde Fransa'da Fransızca yayımlandı.
Şimdi bakıyorum da benim bir daha yazmaya kolay kolay yeltenemeyeceğim bir kitap. Yurtdışına ilk açılan kitabım bu oldu. Bu, yedi yıllık bir çabanın ancak şimdi karşılığını bulduğu anlamına geliyor. Edebiyat sadece kitap yazmak değil. Edebiyat hayatın kendisi gibi, ilişkiler gibi emek ve sabır istiyor. Yazar olmak başka, edebiyatçı olmak başka. Bugün yazarlığı şöhretin bir başka türünü yaşamak için göze alan çok insan var. Falanca magazin programına bir yazar olarak çıkmayı göze alıyorsanız çıkarsınız. Bu bir seçimdir ama kaygınız başka olursa o zaman farklı. Türkçe'nin peşinde yeni birtakım buluşlar peşindeyseniz, o dili daha da derinleştirmek istiyorsanız insanların, duyguların derinliklerine inmek istiyorsanız o başka işte. "İstanbul Bir Masaldı" bunların hepsini kapsar. Benim kilometre taşlarımdan biridir. Bir ay önce üniversiteden bir kadın okurum aradı. İsviçre'den arıyormuş, "Şu an psikiyatrik bir tedavi görüyorum. İstanbul Bir Masaldı kitabınız elimde. İçimden sizi aramak geldi çünkü bu kitap bana çok iyi geliyor" dedi. O benim edebiyat ödülümdü. Ama kırgınlığım şudur; bütün bunlara rağmen bu ülkede tam zamanlı yazar olamadım. Bu ülke bana bu imkânı tanımadı. Kitaplarımın gelirleri bana bir hayat standardı sağlıyor olsaydı, günde 6 - 7 saat yazabiliyor olsaydım bugün 53 yaşında 9 kitapta kalmazdım.
'ASTIM PSİKOLOJİK ARAZLAR BIRAKTI'
■ Hayatınız boyunca kurtulamayacağınız astım hastalığına çocukluğunuzda yakalandığınızı öğreniyoruz.
O hâlâ tam olarak anlatamadığım bir başka acımdır. Kendimi bildim bileli astım hastalığım var. Herhalde 5 - 6 yaşından itibaren göstermeye başladı kendini. Zaman zaman kriz halinde gelen nefes darlığı. Onun getirdiği birtakım psikolojik arazlar var. Kendinizi güçsüz, zayıf, aciz hissediyorsunuz. Beden eğitimi dersine giremez diye rapor alıyorsunuz. O benim üzerimde derin etkiler bıraktı. Arkadaşlardan kopardı, özgüvenimi kaybetmeme neden oldu. Sonra birlikte yaşamayı öğreniyorsunuz.
'Geleneksel yapıdaki ailem ticaret yapmamı istiyordu'
■ "Biraz hüzünlü, çokça da sessiz bir çocuktum" diyorsunuz. Aileniz de bunun farkında ama bu gerçekle yüzleşemiyor...
Zayıf bir çocuktum. Ailem bunun farkındaydı. Geleneksel değerleri taşıyan bir aile olduğu için benim de o geleneklere uygun bir şekilde büyümem, hayata hazırlanmam gerekiyordu. Daha güçlü kuvvetli bir çocuk olmak gibi, sosyal bir çocuk olmak gibi... Ama olamıyordu. Hastalık var, mizaç var ve içine kapanık bir karakter var. Ticaret geleneğine dahil olmam isteniyordu. Ticaret yapabilmek için sert olacaksın, yırtıcı olacaksın. Bunları yapabilecek gücüm yok. Şimdi çok farklı bakıyorlar çünkü ortada bir başarı hikâyesi var.
'Yasalar izin verse çocuklarımı okula göndermezdim'
■ Hafta sonu ailece yenen yemeklerden sonra eve dönerken ertesi gün okul olduğunu düşünerek içinizi bir hüzün kaplıyor. Neden bu hüzün?
İlkokul, ortaokul ve lisede iyi sayılabilecek anılarım değil iki elin, bir elin parmakları kadar var mıdır emin değilim. Hep nefret ettim okuldan. Eğitim sisteminin zorlamalarından, disiplinden, kaba güç düşkünlüğünden nefret ettim. Sıradanlıklardan, öğretmenlerden nefret ettim. Ama üniversitede rahattım. Şimdi aynı şeyleri kızlarım yaşıyor. Bana kalsaydı, ülkemin yasal arı izin verseydi çocuklarımı okula göndermezdim. Harcadığım parayı çok daha iyi değerlendirebilirdim. Onlara doğru dürüst Türkçe, Fransızca, İngilizce öğretecek, edebiyatı, genel kültürü, müziği öğretecek hocaları bulurdum. Hem daha az para harcar, hem daha iyi eğitim aldırırdım.