'Mutlu sonların yazarı değilim'
Edebiyat söyleşileri: Aslı Tohumcu
GAZETE HABERTÜRK / ÜMRAN AVCI
Aslı Tohumcu, yeni romanı “Taş Uykusu”nda mekân olarak bir belediye otobüsünü seçti. O otobüse yolcuları bindirdi ve onların zihninden geçenleri okuyup, hikâyelerini anlattı. Düşünün ki, aynı otobüste omuz omuza yolculuk ettiklerimiz arasında çocuğunu öldüren de olabilir, tacize tecavüze uğrayan hatta sübyancılıkla suçlanan bir öğretmen de. Aslı Tohumcu’nun bir Türkiye panoraması oluşturan yolcularının hikâyeleri de işte böylesine mutsuz, öfkeli, gerçekten ümitsiz... Aslı’nın tabiriyle otobüs kıyamete gidedursun, yazar “Okuyana iyi yolculuklar dilerim!” diyerek yorumu okurlarına bırakıyor...
• Otobüs fikri nasıl doğdu?
Ben de büyük şehirlerdeki herkes kadar çok vakit geçiriyorum toplu taşıma araçlarında. Özellikle "Şeytan Geçti"den sonra anlatmak istediğim büyük bir hikaye vardı. Şiddete uğrayan kadınların hikayelerini yazmıştım ama şiddeti daha genel anlamda ele almak istiyordum. Daha sıradan hayatların, gazetelerin üçüncü sayfalarında okuduğumuz bize uzak gelen, film gibi gelen ama yanıbaşımızda yaşanan birtakım hayatların hikayesini anlatmak istiyordum. Çok sayıda hikaye anlatmak için bir mekana ihtiyacım vardı. Öyle olunca insanları belediye otobüslerine bindirmeye, anlatmak istediğim hikayeleri otobüs yolcularının üzerinden anlatmaya karar verdim.
• Otobüste kaç yolcu ve hikâye var?
59 yolcu var, 8'i çocuk 7'i anaokulu öğrencisi bir de çingene kadının çocuğu var. Tablo iyi değil. Bir öğretmen sübyancılıkla suçlanıyor, çingenenin adı bile yok. Adı yok çünkü gerçekte de adı yok. Adam kereste tüccarı ama Kürtçe konuştuğu için PKK'lı diye üzerine yürüyorlar. Ya da bir kız Hristiyan oldğu için o.....pu muamelesi görebiliyor. Dindar biri çok faşist olabiliyor . Çok önyargılarla, sıkıntılarla, yoklukla yoğrulmuş insanlar. Yuvarlanıyorlar ve yuvarlandıkça o top büyüyor ve kendi üstüne düşecek bir çığ haline geliyorlar.
• Yaptığın otobüs yolculuğunda seni etkileyen bir anın oldu mu?
Üniversite dönemindeyken Beşiktaş - Ortaköy hattında şöyle bir olaya şahit olmuştum, yaşlı bir amca elele tutuşan genç bir çiftin çok ciddi şekilde üzerine yürümüştü. Onları sevişmekle suçlamakla işe başlamış olayı, "Biz de erkeğiz, bizim de canımız çekiyor" gibi çirkin bir noktaya getirmişti. Ahlaktan yola çıkıp çocukları eleştirirken, kendi ahlaksızlığını fışkırtacak bir noktaya gelmişti. Her akşam bir sürü 'hat'ta eminim bir sürü olay oluyordur. Birgün mesela bir yolcunun 'basın' diye elden ele uzattığı bir akbilin çalınması bana çok enteresan gelmişti. Kadının teki, "Şerefsizler bu üçüncü oldu!" diye bağırıyor.
• Onca gözlem sonrası yolcuların yüzünde an çok ne gördün? Acı, mutsuzluk, öfke...
En çok sıkıntı ve öfke görüyordum. Suyun üzerinde durma sıkıntısı, boğulmama gayretinin verdiği sıkıntı. Bu sıkıntının yarattığı bir öfkeydi gördüğüm. Hayat hiç adil değil, hayat Türkiye şartlarında çok zor. Bu da yüzümüze vuruyor. Görünen o ki çoğunun sonu mutlu son değil. Ben de mutlu sonların yazarı değilim. Bunu çok gerçekçi de bulmuyorum kendi adıma.
• "Taş Uykusu"nun kahramanlarını taşıyan bu otobüs nerede gidiyor?
Otobüsün yaptığı bir yolculuk var evet. Durak adları üzerinden mecazi olarak düşünürsek bu kıyamete giden bir otobüs. Hatta otobüsün burnunun kıyamete vardığını, arkasının da aynı yere doğru gittiğini söylebiliriz.
DERİN BİR UYKUDAYIZ
• "Taş Uykusu" ismi üzerine de konuşmak isterim biraz.
İlgimi çeken ve muhakkak anlatılmasını düşündüğüm hikâyeleri topladım. Ama tabloya bakan, okuyan için hatta yazan için çok tedirgin edici bir tablo var. Çünkü insanlar mutsuzlar. Yazarken durup baktım ve çok önyargılı ve tahammülsüz olduğumuzu gösteren bir tablo ortaya çıktı. Romanı bitirdikten sonra bir yorgunluk, garip bir boşluk duygusu çıktı ortaya. Bir yerde derin bir uykudayız diye düşündüm. O yüzden de kitabın adını "Taş Uyukusu" koydum.
İSTANBUL ZEHİRLİ DE OLSA YAZARI BESLİYOR
• 2007'de konuk yazar olarak Hollanda'da kaldın. Türkiye'deki edebiyatçılarla oradakilerin şartlarını kıyaslar mısın biraz?
Genel olarak Avrupa'da çok fazla burs, vakıf var. Daha önce kitap çıkarmamış bir genç bile bir yıllık cüzi kirasını ve cep harçlığını alarak oturup evinde romanını yazabiliyor. Bizde sektörün boşlukları, eksikleri var. Bizde sadece kitap yazarak hayatını kazanabilen belli sayıda insan var. Çoğunluk benim gibi 09.00 - 18.00 memuriyet yapıyor.
• Yine Hollanda örneğinden yola çıkarak soruyorum sendeki yazarlığı daha çok İstanbul gibi bir harala gürele mi besliyor yoksa oradaki dinginlik ve düzen mi?
Yedi buçukta biten bir hayat, caddelerin tenhalığı, sokakta bir kedi ya da köpeğin olmaması, bazı sorunları çözmüş olmaları bir refahı da birlikte getiriyor çok güzel bir şey ama Aslı Tohumcu söz konusun olduğunda İstanbul çok zehirli de olsa iyi bir beslenme kaynağı. Ama zaten yazarın birderdinin olması gerekmez mi?
'KAİNAT BENİM'
Kendimin kitaptaki “Kainat” olduğumu düşünmeyi tercih ediyorum. İsim çok iddialı; o da Ömer Madra’nın “Merhaba Kainat” sözüyle çıktı. Doğum yaptığım sabah hastaneye giderken çok heyecanlıydım... Biraz kafamı dağıtmak istiyordum. Açık Radyo’yu açtık ve Ömer Madra çok bed, mutsuz bir sesle Bilge Köyü katliamı haberini geçiyordu. Çok hüzünlü bir güne dönüştü benim için. Bir de kız çocuk doğuracak olmamı da katarsak o anlamda özellikle “Kainat benim” diyebiliriz.