Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat İki 'Büyük Ödül' bir 'Palmiye' eder

        64. Cannes Film Festivali, 22 Mayıs 2011’de yapılan ödül töreniyle sonlandı. Cannes’ın Altın Palmiye yarışmasına katıldığı dördüncü filmiyle de ödüle uzanan Nuri Bilge Ceylan, portföyündeki ‘Jüri Büyük Ödülü’ (yarışmanın en önemli ikinci ödülü) sayısını da ikilemiş oldu. “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın bu başarısı; Cannes Film Festivali’nden her konuda galip dönmeyi alışkanlık haline getiren Ceylan’ın, dünya sinemasının son 10 yılına damga vuran bir yönetmen olduğunu bir kez daha ispatlıyor. Bu durum kendisinin, hem sinema tarihinde iz bırakmış isimlerin yakaladığı bir devamlılık ivmesi ile karşılandığını, hem de yeni nesil minimalist sinemacılarımızın kolaycı anlayışları için derslik bir işe imza attığını kanıtlıyor. “Tree of Life”ın Altın Palmiye ödülünü ise ‘Avrupa sineması ruhu’nu yaşatan Amerikan filmlerinin ödüllendirilmesi olarak özümseyebiliriz.

        Festival esnasında yaptığımız değerlendirmede ödüllerin daha çok son 10 yılda çıkış yapan yönetmenler odaklı dağılacağını belirtmiştik. Bu doğrultuda da Dardenne Kardeşler, Nuri Bilge Ceylan, Lynne Ramsay ve Naomi Kawase’nin işlerinin kalite durumuna göre sıralanması bekleniyordu açıkçası. Ancak bu isimlerden ilk ikisi dışındakilerin ‘Cannes’ ve A sınıf festival alışkanlığının çok yükseklerde olmaması belli ki bir değerlendirme kıstası oluşturmuş.

        Avrupa sineması etkisindeki Amerikan filmlerine saygı duyan bir festival

        Bu sayede de sanki daha ‘minimalist’ ve jüri üyesi Amerikan oyunculara olağan dışı ya da ‘oryantalist’ gelebilecek işler ödüle uzandı. Tabii bu noktada “Tree of Life” (2011) ile Terrence Malick’in beş filmlik ama 40 senelik kariyerinin Berlin’deki “İnce Kırmızı Hat” (“The Thin Red Line”, 1999) galibiyetinin ardından bir kez daha böylesi büyük bir ödüle uzanması önemli (Tabii Cannes’dan 1979 tarihli bir de yönetmen ödülü olduğunu unutmayalım).

        Zira bu durum Avrupa sineması etkisindeki Amerikalı yönetmenlerin hangi şartta olursa olsun böylesi organizasyonlarda başarılarının karşılığını aldıkları konusunu bir kez daha gündeme getirdi. Nicolas Winding Refn’e verilen yönetmen ödülünün de bu ibareyi güçlendirir bir tercih olduğunu söyleyebiliriz.

        Bütçeyi arttırıp ruhunu kaybetmemenin zaferi

        Aslında bu uluslararası tartışmayı bir kenara bırakırsak Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak” (2002), “İklimler” (2006) ve “Üç Maymun”un (2008) ardından bir kez daha ödüle uzanmasının önemiyle ilgili bir-iki laf etmek şart. 2002’de “Uzak” ile ‘Jüri Büyük Ödülü’ne uzanan yönetmen, o dönemden sonra sinemasının üzerine dijital teknoloji ve bütçe katkısı ekleyerek evrensel bir yol almıştı. Temalarını değiştirip birazcık daha hikaye anlatma güdüsüne yakın durmasına karşın minimalist yönetmenlik geleneğini de geri çekmemişti.

        “Bir Zamanlar Anadolu’da” (2011) ise gerçek bir western-noir denemesi gibi duruyor. Tahminen de Cannes’ın sevdiği ve son 10 yılın en önemli minimalist Fransız yönetmeni Bruno Dumont’un ürünleriyle akraba bir eser. Yeri gelmişken Dumont’un ve Gus Van Sant’ın son filmlerinin ana yarışmaya dahil edilmediğini de eklemek şart. Zira bu, Ceylan’ın konumunun değerini daha iyi ortaya koyacak bir detay.

        İki ‘Büyük Ödül’ en az bir ‘Altın Palmiye’ kadar değerli

        Yönetmenin burada ikinci kez ‘Büyük Ödül’e uzanmasını ise daha çok sinemasındaki birbiriyle arasında uçurum olmayan iki geleneğin de müfakatlandırılması olarak niteleyebiliriz. Onun dışında daha önce kazandığı erkek oyuncu, FIPRESCI ve yönetmen ödülleri de aslında bu durumu taçlandırıyor.

        Zira sadece Michelangelo Antonioni, Ingmar Bergman, Andrei Tarkovsky gibi yönetmenlerin katıldıkları her Cannes Film Festivali etkinliğinden ödülle döndüklerini görebiliyoruz. Bu sebeple iki Büyük Ödül’ün Altın Palmiye’den daha değerli bir anlamı var sinemamız için. Belki bu durum profesyonel ve detaycı minimalist sinemanın aynen geçen seneki “Bal”ın (2010) Altın Ayı’sı gibi genç yönetmenlerimize ders olmasını da sağlayabilir.

        En büyük sürpriz yönetmen ve senaryo dallarında yaşandı

        Bunların yanında Maiwenn Le Besco ve Julie Leigh’in ‘sürpriz yönetmen’ kategorisinden tarzları ve iddialarıyla bir şekilde ödül yarışına girebileceklerini söylemiştik. Le Besco’nun ‘garip’ ve ‘absürd’ işlevsiz aile ya da ilişki tasvirlerinin ikincisi “Polisse” (2011), Jüri Özel Ödülü ile taçlandırıldı. Ancak bu noktada sanki yönetmen ve senaryo kategorilerinde sürpriz yaşanmış gibi.

        Genelde böylesi etkinliklerde daha önce çokça belirttiğimiz gibi Amerikan bağımsız sinemasının ürünleri görmezden gelinir. Ancak belli ki Nicolas Winding Refn’in Avrupa ruhuyla ürettiği eserlerinin son ‘suç filmi’ halkası “Drive” (2011), yönetmenlik becerisiyle dikkat çekici bir yapıt. 15 senedir film çekmedik ülke bırakmayan Danimarkalı yönetmenin, ‘ruhani’ ve ‘yabancılaştıcı’ evrenini bildiğimizden şanına yaraşır bir ödüle uzandığı söylenebilir.

        Senaryo kategorisi ise belki de en büyük sürprizin yaşandığı dal. Zira çok fazla uluslararası tanınırlığa sahip olmayan Joseph Cedar’ın “Footnote” (“Hearat Shulayim”, 2011) filmi İsrail’de geçen ilginç baba-oğul ilişkisi fikri sebebiyle galip gelmiş gibi görünüyor.

        keremakca@haberturk.com

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ