Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat 2011 model ‘Vahşetin Çocukları’

        1970’lerin Post-Vietnam döneminin bir benzerini şimdilerde Post-Irak döneminde yaşıyoruz. Bu eğilim ise fazlaca muhalif eserle temsil edilmeye başlandı. “Hanna” da bunların en başarılılarından biri. “Avukat”, “Akbabanın Üç Günü”nün; “Başkalarının Hayatı”, “Konuşma”nın; “Kartal Göz”, “Parallax Esrarı”nın 2000’ler temsili olarak görülecekse; “Hanna” da Post-Irak döneminin “Vahşetin Çocukları” (“The Boys from Brazil”) adı altında anılabilir. Joe Wright tech-thriller (teknolojik politik-gerilim) alt türünün casusluk ve politika sosunu o kadar zekice yerleştirmiş ki 2.35:1 sinemaskop formatında tadından yenmez bir ‘doğal yolla yetişen tetikçi’ temsili çıkıyor karşımıza.

        70’lerde Post-Vietnam ya da Soğuk Savaş sonrası dönemde var olan ‘politik-gerilim’ patlaması aslında çeşitli alt türlere açılmıştı. Günümüzde de sanki 11 Eylül ve Irak Savaşı’nı takiben aynı ideolojik bakış açısını görebiliyoruz. Daha önce de söylediğimiz gibi bu noktada faaliyet gösteren çeşitli eserler var. Ancak bunlardan en kayda değerleri safkan politik-gerilimler “Avukat” (“Michael Clayton”, 2007) ve “Centilmen” (“The American”, 2010) ile tech-thriller “Kartal Göz” (“Eagle Eye”, 2008) gibi sanki.

        Joe Wright politik-gerilim çekmek için doğmuş!

        “Hanna” (2011) da “Aşk ve Gurur” (“Pride & Prejudice”, 2005) ve “Kefaret” (“Atonement”, 2007) ile süren ‘modern hikaye anlatma’ güdüsünü “Virtüöz” (“The Soloist”, 2009) ile Yeşilçam melodramı kisvesine teslim eden Joe Wright’ın kariyerinin en iyi halkası kanımca. Yönetmen için kelimenin tam anlamıyla ‘politik-gerilim atmosferi yaratmak için doğmuş’ denebilir. Kendisi o algının sırtını uzun planlara, plan sekanslara ve sessizliğe yaslayan stilini öylesi modernize edilmiş ve detaycı bir üslupla kavrıyor ki ortaya çıkan ürüne saygı duymamak mümkün değil.

        İntikam filmi ya da ‘Nikita’vari kahramanlı aksiyon filmlerinin içinden de Chemical Brothers gibi elektronik müzik grubunun şarkılarını ehlileştirerek sıyrılıyor. Wright’ın ‘yapma ad’lı “Hanna”da başarı ivmesini yinelemesinin esas sebebi soğukkanlılıktan, diyalogsuzluktan ve kavrayıcı atmosferden ödün vermeyip birazcık seyirci karşıtı bir yapı kurmasında yatıyor.

        Adeta bir pamuk prenses

        Açılış karesini ya da ilk 20 dakikasını izleseniz aynen Alan J. Pakula filmlerinde de olduğu gibi, kendinizi bir belgeselin ya da Antonioni gibi bir Avrupalı yönetmenin filminde hissedebilirsiniz. Bu algının devamında da plan sekans güdüsünü açık tutan planlar, dengeli bir-iki aksiyon sekansıyla bütünlenmiş.

        İlk karesinde bir ‘geyik’in buzluk bir bölgede içine düştüğü ‘yaşam mücadelesi’ sanki sonraki karede tersine çevrilerek, ‘pamuk prensesin orman serüveni’ edasında Hanna ile o geyiğin mücadelesine dönüşüyor. ‘Ah onu kalbinden vuramadım’ düşüncesi ise sanki bir kahramanın mitolojik doğuşuna alan açıyor.

        Mitolojik ve fütüristik bir kadın tetikçi öyküsü

        Zaten Wright, babasını Grimm Kardeşler’den biri, kendisini de Hansel ile Gretel’in Gretel’i zanneden Hanna’nın bu ‘psikolojik dünyası’na zaman zaman yerinde girişler yapmış. Bu noktada da hafif plastik ama daha çok da fütüristik bir doku kurmuş. Filmin algısı da minimalize edilmiş bilimkurgusal bir evrene açılıyor. Zira Cate Blanchett’in CIA patronu karakteri Marissa’nın ofisinin bembeyaz bir gelecekteymişçesine kurulması, bunun yanında Hanna’nın oradan kaçtığında kendini ‘kıyamet sonrası’ bir mekanda bulurmuş gibi olması tesadüf değil.

        Çünkü mitolojide 17 yaşlarında doğduğu var sayılan karakterlerden biriyle karşı karşıyayız burada. Hanna, kimlik arayışına hapsedilmesi ve farklı bir ırk olarak çizilmesi için, hafif masalsı, hafif fütüristik bir dokuyla tasvir edilmiş. Bu alana girerken sadece birkaç bölümün kendini plastik bir dokuya bırakması, kaçış sekansında da ekran bölme tekniğinin kullanılması bahsettiğimiz görüşü tamamlar nitelikte.

        Plan sekansı burada da unutmamış!

        Wright’ın koreografisel algısı böyle işliyor lafın özü... Genelde karelerini uzun planlar üzerinden kuran, ilk kısmın ‘belgeselsi’ ve ‘seyirci karşıtı’ duruşunu böylesi tercihlerle var eden bir anlayış var. Marissa’nın da baba karakterinin de masalsı tasvirleri tesadüf değil. Zaten flashbackteki ‘intikam fitilleyici’ sahnenin plan sekans ile çekilmesini Bana’nın alt geçitteki kesintisiz sahnesindeki aynı kullanım izliyor. Bunların tamamına şaşırmıyoruz. Zira Wright, “Kefaret”ten bildiğimiz kadarıyla kaydırmalı plan sekansları seviyor.

        Burada da bu algıyı tempo düşürüp ‘aksiyon’ sahnelerini ilkel olarak görülebilecek ‘dövüş’ sahnesine çevirmek için kullanmış. Örneğin depo sahnesinde bir süre aşağı ve yukarı hareket edip sonra kesmek zorunda kalan kameranın, kovalanan Hanna’nın aslında ‘dövüş’ü için böyle bir tercihte bulunduğu kesin. Zaten yönetmen burada ilkelliği kafasındaki dayatmalarla yaşayan bir karakterin, bir tetikçinin hikayesini ele almış.

        Vahşetin Çocukları”ndan etkilenerek inşa edilmiş, gerçek bir yönetmen zaferi

        Ulaştığı noktada ise Franklin J. Schaffner’in “Vahşetin Çocukları” (“The Boys from Brazi”, 1978) adlı klonlanlama politik-gerilimi kadar çarpıcı bir teknolojik süzgeç servis ediyor. Buna istinaden Wright, niye tech-thriller alanında faaliyet gösteren “Kader Ajanları” (“The Adjustment Bureau”, 2011) ve “Ölüm Odası” (“The Killing Room”, 2009) gibi eserleri yönetmediğine dair de hayıflanmamızı sağlıyor. Zira burada aksiyon, intikam, teknoloji, politik-gerilim ve casusluk beşgeninde öylesine alışılagelmedik ama bir o kadar da kusursuz alanlara açılıyor ki perdede olanlara akıl sır erdirmek mümkün değil.

        “Hanna”, gerçek bir yönetmen zaferi. Zira esasen bir ailenin ya da terkedilen bir çocuğun intikam hikayesini anlatıyor. Ancak ne kan sömürüsü ne adaleti ben alırım güdüsü ne ahlaki boyut ne de karton şiddet algısı aşılıyor. Aksine soğukkanlılık, mesafeyi koruma, sessizlik ve çocuk katil kavramıyla yürüyor. Bu da başlı başına Post-Irak dönemine dair bir atılım zaten. Belki de ‘suikast filmi’ alanında “Çakalın Günü”nün (“The Day of the Jackal”, 1973) rakibi olarak dahi algılanabilir. Ama tersinden!

        Künye:

        Hanna

        Yönetmen: Joe Wright

        Oyuncular: Saorsie Ronan, Cate Blanchett, Eric Bana, Tom Hollander, Olivia Williams, Jason Flemyng, Vicky Krieps

        Süre: 112 Dk.

        Yapım Yılı: 2011

        keremakca@haberturk.com

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ