Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat "Kötülerin de masumiyeti vardır"

        HT GAZETE/ ÜMRAN AVCI - ÖZEL RÖPORTAJ

        **Roman daha ilk cümleden vuruyor: “Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan. Uzaklaştıkça da o büyüdü içimde...” Yoğun bir gurbet duygusu hissediyoruz.

        Orada vermek istediğim duygunun bir tür gurbet duygusu olduğunu yazdıkça fark ettim. Gurbet de fiziki bir gurbetten öteydi. Gurbet hali çeşit çeşittir. Burada kitabın ilk cümlesinden itibaren verilen şey; çocukluğa duyulan özlem. Orada çocukluk bizim için sıla olur. Büyümek, yaşlanmaksa bir gurbet. Hep geçmişe duyulan özlem sılaya duyulan özlemdir. Oradaki daha yakıcı bir şeydir. Çünkü artık dönülmesi mümkün olmayan, arada kesin sınırların olduğu ve pasaportun geçmediği bir gurbet. Ölüm de aslında bir gurbet. Ölünce vatanımızdan, bu hayat yurdundan ayrılırız. Bu yüzden hiç ölmek istemeyiz. Başından sonuna kadar böyle bir hissiyatla çalıştım, işledim, bozdum, yeniden yazdım ve “Masumlar” oldu.

        **Demek ki, gurbet, göç duygusu edebiyatın beslendiği damarlardan...

        Edebiyat ve daha genel olarak da sanat bir gerilimin üzerine doğar. Hikâye olabilmesi için bir gerilim, bir engel gerekir. Gurbetlik, sürgün, yalnızlık gibi hayatımızın parçası olan şeyler...

        **Kitabın ismi “Masumlar”. Romanın içinde anlatıcı “Annem, iyi ya da kötü fark etmez herkese ‘masum’ derdi” diyor... “İyi ya da kötü fark etmez...” Oradaki vurgu özellikle tercih edildi. Sadece iyiler masum değildir. Kötülerin de masumiyeti vardır. Bunun nasıl olduğu filozofların işidir. Ama bir romancının işi, daha çok bunu hissettiren karakterleri ve olayları ortaya koyabilmektir. Gerektiğinde bir hikâyedeki en kötü, en olumsuz kişiye bile bazen şefkat duyabilme duygusu gelişir. Okur bu açıdan belki bir tür aslında Hz. İsa gibidir. Hz. İsa çarmıha gerildiğinde Hıristiyan teorisine göre; bütün insanlığın günahlarını yüklenerek bizim için acı çekti. Aslında orada çarmıha gerilen bizim de günahlarımızdı. O yüzden Hz. İsa’nın yaptığı şey bireysel değil. Tümüyle insani bir şeydi. Okur da aslında o romandaki bütün insanlar nezdinde acı çeker, sevinç duyar veya kendi ruhunu bazen çarmıha gerer. Ya da orada yeniden dirilir ve arınır. Okurla kitap arasında ya da hikâye arasında böyle bir ilişki de var.

        **Şiir de var romanda...

        Üniversite yıllarımda hayatta en çok şair olmak isterdim. Şiir yazardım. Dergilerde yayımlanmış şiirlerim, iki şiir yarışmasında da ödülüm var. Bir şair olarak yaşamak ve öyle ölmek benim için ulaşılabilecek zirveydi. Şiir artık günümüzde ağırlığı giderek azalan, artık neredeyse yok sayılan, görmezden gelinen cevherlerden birisi. Bu da bir tür sıla haline geliyor aslında.

        **Romanda bir tez araştırması yapılıyor ve “Nerede ölmek isterdiniz” sorusu yöneltiliyor. Doğduğun yer mi, büyüdüğün yer mi?

        Ben doğduğum yerde ölmek isterim hiç şüphesiz. Haymana’daki Şexan Köyü.

        **Çocukluğunuzun edebiyata nasıl bir katkısı oldu? Nasıl besleniyorsunuz ondan?

        Haymana Ovası’nda doğdum. Doğduğum köye elektrik geldiğinde ben 15 yaşındaydım. Roman yazarken, çocukluğumda elektrik olmamasının çok avantajını yaşadım. Elektrik olmayan köyde gaz lambasının altına oturursunuz, erkeklerin yanında oturuyorsanız onlar masal anlatır. O zamanlar erkekler de masal anlatırdı. Kadınların yanındaysanız onlar da masal, cin hikâyeleri ve kız kaçırma hikâyeleri anlatır. Herkesin hayatında bu tür ögeler var. Sanat açısından baktığımızda biz bu ögeleri toplayıp nasıl işleyecek ve bunları geleceğe hangi formlarla aktaracağız? Romanın dertlerinden biri de bu olmalı.

        **Oysa devir değişti...

        İnsanın insanla konuşması yerine daha çok görselliğin konuştuğu bir zamandayız. Sürekli internetteyiz, evde de sürekli televizyon. Onların bize aktardığı o mekanik ses, doğrudan insan sesi olmaktan çıktı. Anneyle çocuğun arasındaki temel ilişki de değişti bugün. Bir anne çocuk yatmadan önce oturur masal okur. Bu güzeldir ama masal anlatmakla aynı şey değil. Anne bütün o âlemi kendi içinde tutan ve sonra onu soluğuyla veren kişidir. Nasıl ki Tanrı insanı yaratırken kendi soluğunu vermişse, çocuk da anneyi öyle hisseder. Onun soluğuyla gelir bütün o hikâyeler, devler, cinler. Ama bugün bir masal kitabı okuyan anne o masalın sahibi değil sadece anlatıcısıdır. Çocuk için annesi o kitap olmasa o masalı anlatamayacak gibidir. Günümüzde insanla insan arasına giren o araçlar birçok şeyi etkilediği gibi insani yapımızı da etkiliyor.

        "KADINLAR SÖZÜN SULTANIDIR"

        Kitapta kadınlar ön plana çıkıyor.

        Bu tesadüfi değil. Sözün gerçek taşıyıcıları kadınlardır insanlık tarihinde. Erkekler yazının tarihiyle birlikte iktidar olmuştur. Bu yüzden yazı erkeğin tahakkümünü sürdüren bir araçtır. Kadınsa sözün sultanıdır. Çocuklara masal anlatanların kadınlar olması sadece bir işbölümü değil bence bir avantajdır. Çocuklar bunu kadınlardan öğrendikçe daha iyi öğrenir.

        **Ve gelelim TGC’nin Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne. Daha ikinci kitapta böyle prestijli bir ödül geldi. Bekliyor muydunuz?

        Ödül için aradıklarında şöyle bir şey söylediler, bu ödülü alan en genç kişiymişim. Bir de sanırım edebiyat dünyasına girip de en çabuk alan kişiymişim. Daha kitaplarım yayınlanalı iki yıl oldu. Bu ödülün herhalde esas manevi yanı benim açımdan onu taşıyan eski kişiler olmalı. Yaşar Kemal, Turgut Uyar, Edip Cansever gibi insanlarla aynı ödülü almayı anlatmak için “kıymet” sözü yeter mi bilmiyorum.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ