Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Apollo 18 efsanesinin iç yüzü

        NASA’nın Apollo 18 görevinin arkasında yatan efsanevi söylentileri ele alan eser için uzaylı yaratık istilası filmlerinin “Blair Cadısı” denebilir. “Ölüm Yolculuğu”, kimi eksiklerine karşın ‘yalancı belgesel’ (mockumentary) kalıplarını hem siyasi açıdan, hem fikir açısından, hem de yönetmenlik açısından hakkıyla yerine getirmeyi beceriyor.

        Eisenhower yönetiminde Nükleer Savaş ve Soğuk Savaş kol gezerken 1969’ta Neil Armstrong’un aya çıkışı ‘düşmanlara karşı büyük bir başarı’ olarak addedilmişti. Zira Yuri Gagarin’in ülkesine 1961’te kazandırdığı ‘ilk aya giden insan bir Rus’ etiketi bu sayede unutturulmuştu. “Ölüm Yolculuğu” (“Apollo 18”, 2011) da aslında Apollo 11’den beş yıl sonra JFK’in kurduğu ‘Apollo programı’ çerçevesinde gerçekleştirilen bu gezi ya da keşfin ‘başarısızlık’ yüklü omurgasını sunmak için yola çıkıyor.

        Ele geçen lunarcorp.com kayıtlarıyla oluşturulan filmin gerçek anlamda ‘dışarıdan gelen tehditle mücadele etmek için yalan söylediler, masum insanların yaşamlarına kıydılar’ amaçlı bir politikanın izini sürdüğü çok açık. Sovyetler Birliği ile girilen rekabetin yol açtığı ‘insan katliamı’ bir şekilde ortaya dökülüyor bu sayede.

        Soru işaretlerinden beslenen gerçekçi bir “Yaratık” denemesi

        Film de finalde JFK’in o dönemden bir konuşmasını göstererek bu gerçeği saklamıyor. Karşımızdaki eserin böylesi bir işleve soyunmak için üretildiği kesin. Kennedy’nin laflarının saklanıp ‘Apollo 18’ adlı görevin kayıtlarının bir şekilde yok edildiğini de ortaya çıkarıyor. 78 dakikalık süresini ise korku filmlerindeki benzer söylemlere nazire yaparcasına kullandığı görülebiliyor. Zaten “Ölüm Yolculuğu”nun kaynağına aldığı “Yaratık”ın (“Alien”, 1979) da Vietnam Savaşı sonrası dönemden benzer bir muhalefet sergilediği ortadayken bu durum gayet normal. Peki bu eser o noktaya nasıl gelmiş?

        2000’lerde ‘el kamerası’nın gerçeklik niyetine korkuya girdiğini biliyoruz. Ancak 2007 itibarıyla ‘gerçek olaylar’ odaklı filmlerin adedi artmaya başladı. “Paranormal Activity” (2007), “Son Ayin” (“The Last Exorcism”, 2010), “Catfish” (2010) derken şimdi de “Ölüm Yolculuğu”, marsta bir uzaylı istilasının varlığının üzerine giderken ‘soru işaretleri’nden beslenen bir seyirliğe uzanıyor. Bunun yanında filmin bütününün gerçek kayıtlardan oluşturulduğu iddia ediliyor. Ancak bu konuda ne kadar ‘doğruluk’ payı olduğunu tahmin etmemiz zor.

        Tam ekran formatı uzay gemisinde sıkışmışlığa uydurulmuş

        Sadece Timur Bekmambetov ve son 20 yılın önemli korku filmi şirketi Dimension Films’in zeki bir projeye el attığı söylenebilir. “Dağların Hakimi” (“El rey de la montaña”, 2007) ile çıkış yapan ve Hollywood diline hakimiyetini ispatlayan Gonzalo López-Gallego’nun ise burada el kamerası ile çekilmiş dijital görüntülerden tempo ve merak duygusu yaratmakta bir sıkıntısı yok. Ancak 1.33:1 ve 1.85:1 formatlarını içinde barındırsa da arada ‘kopmuş parça’ bulunduran bu ‘sallantılı belgeler’in iki karakteri oluşturma konusunda belli uçurumlara sürüklendiği görülebiliyor.

        Zira uzay gemisinde ve uzay zemininde bir küçük uzaylı yaratık istilası hissediyoruz. Film de bunu koşuşturmaca, hikaye içi ses ve sıçramalı kurgu kullanımıyla seyircinin belleğine yerleştirmeyi beceriyor. Hatta neredeyse tamamı tek mekanda geçen yapıtı, yönetmeni gayet iyi idare etmiş. Kolay yollara sapmamış. Balık gözü objektifle çekilip ‘bozulum’ duygusu yaratan uzay gemisi içi sahneler, marsta kaydedilen garip açılar ve uzaktan görülen istila sahneleriyle ‘göstermeden vuran’ bir bilimkurgu-korku ürünü izliyoruz.

        Eldeki belgeleri kullanırken zaman zaman omurga oluşturmayı unutmuş

        Yönetmenin sıfır görsel efektle bu güdüyü idare etme becerisi müthiş. Tek sorun ise karakterleri tanımadan langır lungur hikayeye girip bazı yerlerde deneysele kayarak sesle kısıtlı kalmamız. Bir de belki filmin politik zihin ve uzaylı yaratık istilası meselesi açısından fazlaca ‘70’ler kokuyor olması. Bu zaaf esere bir retro görünüş getirse de, bu hissiyat artık ‘uzay operası’ ve ‘uzay boşluğu’ mekanlı alt tür filmlerinin seyirciyi tatmin etmemesiyle de ilintili olabilir.

        Örneğin alt türün içinde “İstila” (“Monsters”, 2010), “Yukarıdaki Tehlike” (“Skyline”, 2010) ve hatta “Yasak Bölge 9” (“District 9”, 2009) gibi eserler daha dikkat çekici yollara sapabiliyorlar. Her şeye rağmen proje, yönetmenlik, fikre yaklaşım ve politik motivasyon açısından dikkate değer bir çalışma var karşımızda. “Ölüm Yolculuğu”, yönetmene Hollywood kapısının sonuna kadar açılmasını sağlayacaktır.

        FİLMİN NOTU: 5.5

        Künye:

        Ölüm Yolculuğu (Apollo 18)

        Yönetmen: Gonzalo López-Gallego

        Oyuncular: Warren Christie, Lloyd Owen, Ryan Robbins, Michael Kopsa, Kurt Max Runte

        Süre: 78 dk.

        Yapım yılı: 2011

        KURDA KUŞA YEM OLMA MEVZUSU

        Narc” ile parlayan bağımsız ruhlu Joe Carnahan’ın beşinci filmi “Gri Kurt”, korku-gerilim-macera kırması bir tür egzersizi sunmayı hedef edinmiş kendisine. Ancak ortaya çıkardığı ‘kurt istilası filmi’ şablonunun ‘kurt adam filmi’nin yanında verdiği işlevin ‘karlı doğanın artık işlemeyen mekan motifi’nin ötesinde bir şablona sokulduğunu söylemek güç. Carnahan’ın “Narc”ın psikolojik duygusunu burada Amerika’daki hayvan katliamını eleştiren siyasi ve çevreci bir damar eşliğinde görsel yapının ilk 40 dakikasında ve dramatik yapının genelinde iyi kavradığı kesin. Ancak “Gri Kurt”un orta bölümündeki ‘oyalamayan macera tabanı’nın sırf ‘olgunlara uygun, doğaüstü öğeleri saf dışı bırakan, özdeşleşme hissi yaratan ve ağlatan film çekelim’ cümlesini yakalamak için çekiştirilerek bir saate uzatılması, bu durumun ‘ışıltılı bir bütün’e kavuşmasını engellemiş.

        Rahatlıkla korku filminin ‘hayvan istilası filmi’ alt türünün yan ürünlerinden birinin ‘dirilme çabası’ olarak anabiliriz. “Gri Kurt” (“The Grey”, 2012), insanoğlunun hayvanlarla mücadelesine ya da o bildik ‘ilkellik-medeniyet’ kapışmasına odaklanan ve domuz, maymun, köpek gibi varlıklarla daha bir bilinen bu alana girmek istemiş. Ancak elbette 1940’ların başında ilk kurt adam filmi çekildiği için, ulaşılan bütün herhangi bir ‘dünyayı yeniden keşfetme’ denemesinden öteye gidememiş.

        Formül oluşturmak için ‘birazcık’ geç kalmış

        Öyle ki onların özündeki ‘doğa’ ve ‘ilkellik’ meselesinin aristokrasiye karşı duruşu ve gerçek duyguları harekete geçirme özeli bu konuda bir model oluşturmuş durumda çoktan. Hatta bu durum, o kadar farklı ve üst bir noktaya ulaştı ki son zamanlarda vampir ırkı ile kurt adam ırkının mücadelesi dahi öne çıkmaya başladı.

        Ian Mackenzie Jeffers’ın ‘Ghost Walker’ (Hayalet Yürüyücü) adlı kısa hikayesinden sinemaya aktartılan bu film de fazlasıyla bu konuyu akla getirip 1940’lardan önce çekilmiş hissiyatı uyandırıyor. Ölüm-kalım mücadelesini ya da ‘yaşam macerası’nı karlar üzerinde akan bir dağ serüvenine dönüştürme düşüncesi ise ‘esas nokta’sı bu yapıtın.

        İlk bölümde bir yönetmen hissiyatı seyirciye geçiyor

        Joe Carnahan’ın bu ‘insanları korumak için hayvanları-tekinsiz kurtları öldürmekle görevli memur’ tiplemesinin izinde attığı adımlar da doğru. Bu doğrultuda kesif bir “Avcı” (“The Deer Hunter”, 1976) hissiyatı aldığımız ve iç ses ile beyaz doku sayesinde iletişimsizlik, yabancılaşma ve daha nicesiyle sarıldığımız filmin ilk 30-40 dakikası fazlasıyla işliyor. Onun devamında bir ‘Uçuş 93’ esprisiyle ‘uçak felaketi’ne yönelmesi ise bir şekilde kalıpsal durumları ‘füzyon’ aşkına tutulmuş bir tabana yerleşiyor.

        Fakat o eşik de ‘yerinde’ ve ‘tadında’ atlatıldıktan sonra görüntü yönetmeninin işlevleri adeta tükenmiş. Zira ortadaki 70 dakikayı bulan bölüm kurt-insan mücadelesinin ötesinde sürprizli-halüsinatif bir yapı sunacak kıvama gelememiş ya da getirilmemiş. Bu ışıkta 11 Eylül sonrası ABD’sinin “Küçük Kıyamet”i (2006) olma tercihi reddedilirken, ‘western’lere özgü bir insan-doğa mücadelesi ‘yapay’lığına uzanma düşüncesi ağır basmış gibi.

        Macera tabanı yukarı çekilemezken yönetmen becerisi iki saate yetmemiş

        Bu da eski model ‘karlı macera’yı, ‘kış’ ortamındaki ‘coğrafya’yı sevenlere hitap eden yapıyı akla getirirken 2000’lerde tutmayan “Last Winter” (2006), “Soğuk Ölüm” (“Whiteout”, 2009), “Şey” (“The Thing”, 2011) gibi böylesi füzyonlara alan açan filmlerin bir ‘tık’ ötesinde işleviyle karşımıza dikilmesini sağlamış “Gri Kurt”un. Halbuki iki sene önce bu ‘günümüz seyircisini yakalayamayan demode taban’ı, zeki bir fikirle sarmak, gizemli bir yapıya kavuşturmak ve medeniyet taçlandırmasını yerinde hamlelerle donatmak için Adam Green’in “Frozen”ını (2010) izlemesi yeterli olabilirmiş projenin yaratıcılarının.

        Belki Amerikan toplumundaki hayvan kıyımının artışına ve onun yarattığı korku üzerine siyasi ve felsefik damarıyla bir şeyleri anlatmayı beceriyor “Gri Kurt”. Ancak macera, felaket filmi, gotik korku, psikolojik-gerilim ve kurt istilası filmi alanlarının arasındaki türsel motivasyonunu iyi belirleyememiş. Bu durum da aradaki bölümü boşa harcayan, büyük kısmı ‘amaçsız zaman harcama’ anlamına gelen bir ürün çıkarmış karşımıza.

        Kabul etmeliyiz ki Joe Carnahan’ın “Narc”taki (2002) karizmatik ve psikolojik polisiye düşüncesinin “Tehlikeli Aslar” (“Smokin ‘Aces”, 2006) ve “A Takımı”nda (“The A-Team”, 2010) tatsız ama keyifli bilgisayar işi aksiyona kayan tavrı burada değişmiş. Ancak bu durum, dinginlik ve yalnızlık şiirini ilk 40 dakikanın ötesine taşımaya yetmemiş. Böylece Neeson’ın kabak tadı veren karton sahne kimliğinin, yani ‘cüsseli ve duygusal baba’ prototipinin ‘aksan karizması’ dışında iz bırakmadığı eserlerin yanına bir yenisi daha eklenmiş.

        FİLMİN NOTU: 4.3

        Künye:

        Gri (The Grey)

        Yönetmen: Joe Carnahan

        Oyuncular: Liam Neeson, Dermot Mulroney, Anne Openshaw, Dallas Roberts, Frank Grillo

        Süre: 117 dk.

        Yapım yılı: 2012

        12 EYLÜL ÇEVRESİNDE ALEVİLİK

        ABD’de David Lynch filmlerinde kaliteli örnekler verdiğini gördümüz ‘gizem filmi’ türü, bizde henüz onu hakkıyla karşılayabilecek tecrübede yönetmenler olmadığından ele alınması zor bir format. Burada da 12 Eylül döneminde bir kasabada yaşayan Alevi bir çocuk ile sosyalist bir adamın hikayesi, o alanın kalıplarının içinde ruhsuz bir sinemaskop temsili ile seyirciyi ‘yabancılaştıracak’ düzeye getirilmiş. Bu da “Bir Ses Böler Geceyi”yi sinemanın ‘görsel sanat’ olduğunu bilmeyen Atıf Yılmaz filmlerinden hallice bir noktaya konuşlanan, sadece farklı inanışlara, dinlere ve alt kültürlere parmak basma konusunda takdir edilebilecek, ama nihayetinde ucuzluk kokan bir esere dönüştürmüş.

        “Sis ve Gece” (2007) ve “Romantik” (2007) ile birlikte büyük perdedeki Ahmet Ümit uyarlamaları arasında yerini alabilecek üçüncü film. “Bir Ses Böler Geceyi”, yazarın suç ve vicdanla muhasebesini gizemli bir çerçevede masaya yatırdığı evreninin bir karşılığı kıvamında. Bu durum da filme bir taraftan ‘tür sineması’ adına inkar edilemez bir ‘seyir zevki’ katarken, bir diğer taraftan da yaşlanmış Atıf Yılmaz’ın sinemasal uyumsuzluğunu yapıştırmış sanki.

        Meselesi ilginç ama kadrajda oyuncuların yerini bilmek gerekmez mi?

        Ersan Arsever belli ki 12 Eylül 1980 arifesinde bir köyde yaşayan Alevi bir çocuk ile Süha adlı bir araştırma görevlisinin arasındaki bağları ‘reenkarnasyon’ kavramı çevresinde zekice kurgulayan bu hikayeye hayran kalmış. Cem Davran’ın canlandırdığı bu karakterin kaza ile bir ‘kasaba’ya ‘düşme’si ise ana sorunsala, merkezi örgüye dönüşmüş nihayetinde. Tamam kabul edelim sosyalizmin tavan yaptığı bir süreçte Alevi bir karakterin araya girmesi meselesi, ilginç bir ideolojik taban servis ediyor.

        Ancak Türkiye’de ilk uzun metrajlı eserine imza atan Arsever, sadece prodüksiyon kalitesi ve biraz kaliteli kast ile bu işi halletmeye çalışmış. Kasabayı aksesuar, kostüm ve sanat yönetimi açısından dikkat çekici bir zenginliğe büründürmesine veya sinematografinin sinemaskop oranında ‘tutarlı-günümüze uygun’ izlenimi vermesini sağlamasına karşın bir türlü arka plandaki görüntü akışındaki oyuncuların yerini tutturamamış.

        Sinemaskop formatında ‘Yeşilçam’ kafasını taşıyor

        Bu da filmin, bizde sayısı hızla artan sinemaskop (2.35:1) formatını çekim aşamasından itibaren gereklerini bilmeden ‘ruhsuz’ kullanan “Deli Deli Olma” (2009), “Aşk ve Devrim” (2011) gibi filmlerin arasına adını altın harflerle yazdırmasını sağlamış. Zira bütün kadrajlarda görüntü yönetmeni Aldo Mugnier ile ‘önde’ duran oyuncuların arasında bir ilişkisizlik gözümüzden kaçmıyor değil. Özellikle Alevi aydınlanmaya açılan iç mekanda geçen sekanslarda kameranın adeta oyuncuların konuştuğu yerlerde bir süre bırakılması, aslında filmin plansızlığını ortaya koymaya yetiyor da artıyor bile.

        “Bir Ses Böler Geceyi” didaktik diyaloglar, karton karakterler, ucuz efektler ve derme çatma dramatik omurga ile ilerleyen Yeşilçam ürünü eserlerin biraz ‘kalite’ çıtasını yükseltse de bu ‘yaklaşım’dan herhangi bir sonuç alamamış. En çok da Cem Davran gibi ‘kendi’ni karakter giymeden sahnenin ortasına atan bir oyuncudan çekmiş.

        Tür kalıpları konusunda acemiliği gözden kaçmıyor

        Zira gizem dediğimiz tür David Lynch gibi yönetmenlerin elinde bir noktaya ulaşabilecek, tecrübe gerektiren bir alan. Arsever ise ‘Hz. Ali’nin çevresindeki ruhani-mistik havadan tutun tabut ve ölüm meselesindeki ışık efektlerine kadar bir hayli trajik noktalara uzanmış. Bu durum onun henüz daha standart hikaye anlatma tekniklerini çözmeden iki öyküyü bağlama 'ego'sunu sergilemesini de arkasına alınca, halihazırdaki ürün başı ile sonu doğranmış eksik bir bütün izlenimi bırakmış.

        Bizde “Oğul” (2010), “Aşk ve Devrim” (2011), “Saklı Hayatlar” (2010) gibi artan ‘ucuz’ görünümlü politik filmlerin nasıl bir katkısı olacak diye soracak olursanız. “Bir Ses Böler Geceyi” gibi sırfen ‘iyi fikir yeter’ diyen eserleri değil de Özcan Alper gibi yetenekli yönetmenlere teslim edilen doğru hikayelerin temsillerini tercih ederiz deriz.

        FİLMİN NOTU: 3.5

        Künye:

        Bir Ses Böler Geceyi

        Yönetmen: Ersan Arsever

        Oyuncular: Cem Davran, Merve Dizdar, İpen Tenolcay, Ali Sürmeli, Gün Koper, Rrıza Akın

        Süre: 97 dk.

        Yapım yılı: 2012

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        Artist (The Artist): 6

        Berlin Kaplanı: 3.2

        Bu Son Olsun: 4

        Çizmeli Kedi (Puss in Boots): 6

        Demir Leydi (The Iron Lady): 5.9

        Duyguların Rengi (The Help): 4

        Düşler Bahçesi (We Bought a Zoo): 2.8

        Ejderha Dövmeli Kız (The Girl with the Dragon Tattoo): 7.8

        Elveda İlk Aşk (Un Amour de Jeunesse / Goodbye First Love): 6.9

        Eşruhumun Eşzamanı: 0.9

        Fetih 1453: 6

        Gizemli Adaya Yolculuk (Journey 2: The Mysterious Island): 2.9

        Güzel Günler Göreceğiz: 3

        Hayalet Sürücü 2: İntikam Ateşi (Ghost Rider: Spirit of Vengeance): 3

        Hugo: 7.3

        İçimdeki Şeytan (The Devil Inside): 1.3

        İyi Olan Kazansın (This Means War): 5.5

        J. Edgar: 6

        Jack ve Jill (Jack and Jill): 2.1

        John Carter: İki Dünya Arasında (John Carter): 6.5

        Karanlık Saat (The Darkest Hour): 3.3

        Karanlıklar Ülkesi: Uyanış (Underworld: Awakening): 5.4

        Karanlıktan Korkma (Don’t Be Afraid of the Dark): 5.5

        Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need to Talk About Kevin): 7.8

        Köstebek (Tinker Tailor Soldier Spy): 7.9

        Kurtuluş Son Durak: 4

        Marilyn ile Bir Hafta (My Week with Marilyn): 4

        Melankoli (Melancholia): 3.5

        Muppets (The Muppets): 5.5

        Neşeli Ayaklar 2 (Happy Feet Two): 5.9

        Patlak Sokaklar: Gerzomat: 6.5

        Savaş Atı (War Horse): 6.4

        Sen Kimsin?: 4.6

        Senden Bana Kalan (The Descendants): 5

        Seninki Kaç Para: 1.7

        Sığınak (Take Shelter): 6.4

        Siyahlı Kadın (The Woman in Black): 3.5

        Son Vurgun (Contraband): 3.1

        SüperTürk: 4

        Sürücü (Drive): 8.1

        Teksas Ölüm Tarlası (Texas Killing Fields): 4

        Tutku Günlükleri (The Rum Diary): 5.5

        Utanç (Shame): 5.8

        Zenne: 3

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        keremakca@haberturk.com

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ