Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Spielberg Oscar’ı geri istedi’

        1993’ten bu yana çektiği dokuz filmle sinema dünyasında ‘hatırı sayılır İngiliz yönetmen’ ibaresiyle anılan John Madden’la, son eseri “Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili”nin Türkiye prömiyeri vesilesiyle konuk olduğu 31. İstanbul Film Festivali’nde buluştum. Yönetmen, röportajda 27 Nisan’da vizyona girecek filmi ve “Aşık Shakespeare”in 1999’da Oscar’a uzanırkenki macerası üzerine ‘samimi’ yorumları ile ‘arşivlik’ bilgiler verdi. Özellikle de ‘Spielberg, kaybettiği En İyi Film Oscar’ını geri istedi’ sözünü söylemekten çekinmeyen özgüvenli İngiliz sinemacının, gerçek bir beyefendi ışıltısıyla samimi ve sıcakkanlı diyaloglara girdiği söylenebilir.

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        1949 doğumlu İngiliz yönetmen John Madden, daha çok 1999’daki 71. Oscar ödül töreninde “Er Ryan’ı Kurtarmak”ı (“Saving Private Ryan”, 1998) devirerek Steven Spielberg’in elinden ‘En İyi Film Oscar’ı’nı alan “Aşık Shakespeare”in (“Shakespeare in Love”, 1998) yönetmeni olarak bilinir. Ancak esasen 1982’de piyasaya giren ve TV dizilerinin ardından dokuz sinema filmi ile ‘usturuplu bir kariyer’ oluşturan edebiyat eğitimli bir figürdür kendisi. Genelde de Anthony Hopkins’ten Gwyneth Paltrow’a, Nicolas Cage’ten Sam Worhington’a uzanan ‘yıldızlı kadrolar’ı ile dikkat çeker.

        Özündeki İngiliz miras filmi duygusunu modern dünyaya transfer ederek kültür çatışmalarını merceğine alan yönetmen, yetkin bir sinemacıdır. Madden, Maggie Smith, Judi Dench, Bill Nighy ve Tom Wilkinson gibi oyuncuları bir araya getiren, 27 Nisan’da vizyona girecek “Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili”nin (“The Exotic Marigold Otel”, 2011) Türkiye prömeri vesilesiyle geçtiğimiz günlerde 31. İstanbul Film Festivali’ne konuk oldu. Centilmen, samimi, konuşkan ve sıcakkanlı tavrıyla dikkat çeken 53 yaşındaki yönetmenin “Aşık Shakespeare”in Oscar serüveni, Weinstein Kardeşler, star sistemi, Steven Spielberg, Fox Searchlight ve daha nicesi üzerine röportaj süresince söyledikleri de akılda kalacak cinstendi.

        İNSANLARIN SADECE YÜZDE 30’U 100 YAŞINI GÖRÜYOR”

        Kariyerinizde sosyolojik açıdan veya ülkesel bazda belirgin bir ana tema öne çıkıyor. “Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili”nde de bu kültürel çatışma ortak temasını görebiliyoruz. Böyle bir amacınız veya inanışınız var mı?

        İnsanların ölçüsüz durumlara düşmesini seviyorum. Birçok filmimde de bu var. Bu film ise gerçek anlamda “Aşık Shakespeare” ile benzeşiyor. Koşulların analizi önemli hale geliyor bazen. Her şeyden uzak, askıya alınmış dünyalarda değişik kurallar işliyor. Bir film için ilginç bir çerçeve oluşturabilir bu temel. Özellikle sözünü ettiğim kökenden kültürel ayrışma ve sınıfsal ayrım meselesini çıkarmayı severim. “Sadık Arkadaş” (“Mrs. Brown”, 1997) böyle idi örneğin. Bu da farklı bir bakış açısından yaklaşınca öyle gözüküyor.

        Corelli’nin Mandolini” de öyleydi...

        Evet evet kesinlikle. Orada da gerçek kuralların işlemediği bir durum var. Ulusların çatışması farklı bir omurga oluşturuyor. Absürtlük ve güçlü bir heyecan duygusu da benim yaptıklarım arasında. Ben ‘bu tema buna uyuyor’ diye düşünmüyorum. Ama hikayelerden benzer şeyleri çıkartıyorum. Benim dünyaya bakışımdan da bunlar dökülüyor. Mizah ve hüzün ‘karışık bir ton’a ulaşıyor benim için. ‘Sudan çıkmış balık’ misali hikayeler, yani bir kişinin belli bir duruma girip ne yapacağını bilemediği durumlar önemli. “Sadık Arkadaş” ve “Aşık Shakespeare”de var bunlar. Çok verimli bir koşul bu. Hikayede böylesi bir potansiyel görürsem onun üzerine giderim. Oradan fazlasıyla ilgi çekici yerlere açılabiliyorsunuz. Yaşlı insanların bakış açısı da bu son filminde o doğrultuda öne çıktı. Bir gazetede okudum. Şimdi doğan çocukların sadece yüzde 30’u 100 yaşını görüyormuş. Ben çocukken daha fazlaydı bu sayı.

        Senarist Ol Parker da sizinle aynı düşünce yapısında. Onunla bir uyum sağlanmış burada

        Evet kesinlikle. Benzer arka planlara sahibiz. Buradaki karakter hikayeleri ya onun ya da benim tecrübelerimden oluşturuldu. Bildiğimiz durumlar ve karakterlerin bir bileşimiydi.

        Parker’ın yönettiği ilk film “Imagine Me & You” izlediniz mi?

        Hayır izlemedim.

        Ben severim o filmi. Toronto Film Festivali’nde dünya prömiyerinde izlemiştim 2005’te.

        Başka bir film çekti şimdi.

        Eşcinsel eğilimler gösteren bir İngiliz romantik-komedisi idi. Diyalog komedisi yönü de öne çıkıyordu. Bu durum burada da iz bırakıyor açıkçası.

        Evet iyi espriler yazıyor kendisi. Bence çok iyi bir yazar böylesi bir malzeme için. Çünkü uyarlanan roman, bu kişilerin geçmişleriyle ilgileniyordu. Eğer film olsaydı ‘şimdiki zaman’a odaklanmanız lazım derdim. Ama geçmişi devre dışı bırakarak ilerlemeyi seçtim. Sadece karakterlerin kendilerini birilerine açıklamaları durumunda bu altyapı ortaya çıktı. Hikayeye böyle yaklaşmak çok doğru bir şey. Çünkü seyirci de bir anda Hindistan’a ışınlanıyor, oraya bir anda kendini ait hissedemeyebilir öbür türlü. Bu karakterlerle bir anda ilişkiye girmek için değişik kurallar benimsemek lazım. Flashbacklerle başlayamazdı bile. Edebiyat ile sinema farklı alanlar.

        WEINSTEIN KARDEŞLER BİR KAPI AÇTI”

        Fox Searchlight, Hindistan bazlı projelere sanki “Milyoner”in Oscar zaferinden sonra göz dikti. “Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili”nin oluşmasında bunun payı var mı?

        Tam olarak öyle değil aslında. Fox Searclight, bir kaynakça oluşturmuş durumda. Hindistan dosyaları var. “Milyoner”den (“Slumdog Millionaire”, 2008) önce “Adaş” (“The Namesake”, 2006) da çekilmişti. Başka filmler de vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum. O yüzden projeye ilgi duydu. Stüdyo olarak ‘bağımsız’ ruhlu filmlere ama geleneseksel durumlara uzak projelere odaklanıyor. Olağan dışı dünyalarla dikkat çeken “Napoleon Dynamite”, “Juno” gibi filmleri tercih ediyor.

        Garden State” de var.

        Evet kesinlikle. Şirketin ekibi, projelerin kokusunu iyi alıyor.

        Fox Searchlight’ın yönetim kadrosu yönetmeni rahat bırakıyor mu?

        Yönetmenlerle iyi geçiniyorlar. Ama sonunda kendi bakış açılarını istiyorlar. Hayat daimi mücadeleden ibaret! Sonuçta aynı yere varırsınız zaten. Film çok ucuzdu, oyuncular az para aldı. Fox Searchlight da çok düşük bütçeye uyduruyor projeleri. Hindistan da bu şekilde idare edildi. Öyle bir model var ve seyirciyi bulma hedefi öne çıkıyor.

        Fox Searchlight, sanki bugünlerde 90’lardaki Miramax’ın yerini aldı. Oscar yarışında da aynı şey geçerli. “Sadık Arkadaş” ve “Aşık Shakespeare”i yaptığınız zamandan sonra bir şeyler değişti. Fox Searchlight Miramax’ın yerini alırken, Weinstein Company de bir başka rekabetin adımlarını atmış durumda. Başka bağımsız şirketler de devreye girdi. Bu ideolojiye nasıl bakıyorsunuz? Weinstein Kardeşler’in bu oluşumda ne kadar etkisi var?

        Bundan Weinstein’ler sorumlu bence. Film alımını onlar başlattı. Müthiş bir gözleri var. Sinemayla ilgili her şeyi biliyorlar. Harvey eğitmen zaten. Gerçek de bir sirk ustası. Popüler eğlenceyi ve sanatı biliyor. Bu ikisi ona müthiş bir birikim getiriyor. Karizmatik ve entelektüel mizacıyla ‘ödül canavarı’ izlenimi vermesini sağlıyor. “Artist”i görüp kokusunu almak kolay iş değil!

        Zoraki Kral” için de aynı şey geçerli.

        Evet. Sonradan girdiği projeler de oluyor. Bir kültür başlattı. Diğer şirketler de buna ayak uydurdu. O zamanlar Miramax, Disney’in altında bir bağımsız şirket idi. Diğer stüdyolar kendi şirketlerini oluşturdu. Paramount Vantage Paramount’ın, Miramax Disney’in, Warner Independent Warner Bros.’un içine girdi.

        Focus da var

        Evet o da Universal’ın doğru. Focus, Fox Searchlight ve Weinstein Company şimdi kalanlar. Bir model yarattılar. Küçük bir bağımsız film, Türk filmi, Fransız filmi, İngiliz filmi, İtalyan filmi olabilir. Küçük filmleri belirgin bir kalite ile geniş kitlelere ulaştırmanın yolunu buldular. Ticari bir koridor açtılar. Problem bunun gelenekselleşmesi ve bütün sektöre açılması. Böylesi filmler yaparken platform dağıtımına bağlı kalınıyor. Bu da bütçeyi etkiliyor. Normalde dört salonda giriyor böylesi filmler. Kopya sayısını ancak eleştirilerin iyiliği ile yükseltebiliyorsunuz, sonrasında da kademe kademe pazar oranı yükseliyor. Ağı genişletme fısıltı gazetesi ile oluyor. Bu en önemli nokta. Bilinirlik de para ediyor. Şimdi 12 şirket var. Hepsi aynı yer için mücadele ediyor. Bu da maddi modelin çok fazla rekabet olduğu için işlememesini ve bütün bağımsız şirketlerin kapanmasını sağladı. Çünkü projeler çok para harcanılması ile bir şeyleri elden kaçırıyor. Bunlardaki oyunculara büyük filmlerden de para kalıyor. Şimdi ise üç şirket var. Fox Searchlight Weinstein’in girmediği alanlara giriyor. Bu da acayip ve olağan dışı komediler odaklı bir yaklaşım koyuyor ortaya. Alexander Payne, Danny Boyle, Darren Aronofsky gibi yönetmenlerle de ilişkisi var şirketin. Şimdi ise pazar bir şekilde belli bir alana sıkıştı maalesef.

        SPIELBERG OSCAR’I GERİ İSTEDİ”

        Evet şimdilerde Toronto Film Festivali’nden başlayan ve altı ayı bulan bir süreç var. Oscar öncesinde oradaki ‘basamak’ları iyi atlamak zorundasınız. Ama “Aşık Shakespeare” zamanında böyle bir şey yoktu. Filmin o zamanki “Er Ryan’ı Kurtarmak”a karşı başarısının, ödülünün sırrı neydi?

        Zaferi soracak olursan, aslında Toronto Film Festivali’ne vermemiştik filmi. Zira henüz bitirememiştik.

        Zaten o zamanlar Toronto Film Festivali, aktif olarak yarışın içinde değildi. Sonradan bu özelliğini kazandı.

        Doğru söylüyorsun, o zaman daha gelişmemişti bu kol. “Aşık Shakespeare”in durumunda Harvey’nin her sezon sonunda belirlediği Oscar yarışındaki film olmaması ilginçti. Başka bir film vardı o zaman. “Yıldızların Sesi” (“Little Voice”, 1998) idi. O çalışmadı, sükse yapamadı, bir ödül sezonu ürününe dönüşemedi ve son anda bunu anlayınca ‘ne yapacağız?’ diye düşündü ve bizimkini seçti. Eylülde bitirmiştik filmi, gösterdik ve müthiş bir geri dönüş aldım. Hikayesiyle ve her şeyiyle “Artist”e benziyordu.

        Weinstein’ler, bu sene de “Demir Leydi”yi sokmayı düşünüyorlardı. Ancak süreç içinde ondan bekledikleri verimi alamayınca “Artist”e döndüler.

        Evet, bu tamamen fısıltı gazetesi ile ilgili. “Aşık Shakespeare”, bunu çok iyi yakaladı. Bu konuda “Artist” ile paralellik gösterdi. ‘Ben siyah-beyaz film, sessiz film izlemem’ diye düşünüyordu herkes. Ancak film izlenince ‘kulaktan kulağa yayılan bir sanat eseri’ne dönüştü. Fısıltı gazetesi güçlü bir motivasyon salgıladı. ‘Endişelenmeye gerek yok!’ demeye başladı insanlar. “Aşık Shakespeare” için de aynı şey geçerli. “Er Ryan’ı Kurtarmak” iyi çekilmiş bir filmdi. Ama Steven Spielberg’in en iyi filmi değildi. Hikayeyi sevmesem de o eserin iyi çekildiğini itiraf etmeliyim. Belki büyük tartışmalar ortaya çıktı. Hatta Spielberg ağır sikletteydi ve ondan aşağıda kalan bir komedi tarafından yenildi diye de düşünüldü. Ancak şimdi 10 sene sonrasından geriye bakınca “Er Ryan’ı Kurtarmak”ı kimse yeniden izlemiyor. “Schindler’in Listesi”ni (“Schindler’s List”, 1994) izliyor insanlar. Esas klasiğe dönüşen o oldu.

        İnce Kırmızı Hat”ı da...

        Evet mükemmel bir filmdi o da. Ama çok Terrence Malick’ti.

        1999’un Oscar Ödül töreni “Aşık Shakespeare” ‘En İyi Film’ ödülünü kazandıktan sonra Steven Spielberg’in ‘şok dolu yüz ifadesi’ ile akıllara kazındı. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

        İnan bana, ben de o salondaydım ve ben de şoktaydım. Çünkü o zaman, ki şimdi biraz daha gelenekler yıkılmış durumda ama yönetmen ödülünün devamında film ödülü de aynı esere gidiyordu. Ama o yıl bu gerçekleşmedi. Sonrasında “Gladyatör”de ve sanırım iki filmde daha böyle olmamıştı.

        Brokeback Dağı”-“Çarpışma” çekişmesinde olmuştu ama…

        Evet ama şimdilerde daha normal. Steven Spielberg’i tören sonrasında gördüm: ‘Seninkini verirsen ben de benimkini sana veririm’ dedi bana. Ben de ‘üzgünüm ama benim Oscar’ım yok!’ dedim.

        Weinstein’lere sor deseydiniz?

        Senin elinde bir tane var, ama bende yok dedim (gülüyor). Harvey o zamanlar Disney bütçesine sahipti, şimdi değil. O yüzden o ödülle şimdikiler arasında fark var.

        JUDI DENCH’İ SİNEMAYA BEN SOKTUM”

        Judi Dench “Sadık Arkadaş” ve “Aşık Shakespeare”den sonra Oscar alamadı. Sizin yönetmenlik tarzınızın oyunculara alan açmasının bunda katkısı var mı?

        Aslında kendime pay biçmem bu durumdan. Alabilirdi de. Ama zaten ‘yardımcı oyuncu’ kategorisinde Oscar almak zor değil. Bunu yapabilirdi. Judi kendini oyuncu olarak görmüyordu o zamanlar. “Sadık Arkadaş”tan sonra böylesi bir sürece girdi.

        Gwyneth Paltrow da o dönemden sonra düşüşe geçti. Bunu Oscar heykelciğine veya size bağlayabilir miyiz?

        Şimdi başka şeylerle ilgileniyor hayatında. Ailesel sorunlarla uğraşıyor. Gywneth Paltrow, Kate Winslet, Nicole Kidman, Jessica Chastain gibi sayısız kaliteli kadın oyuncu var etrafta.

        Filmografinize baktığımızda, İngiliz miras filminin omurgasını modern dünyada canlandırıp oyuncu yönetimi, diyaloglar ve vodvil düşüncesiyle harmanlayarak bir yapıya oturttuğunuzu görebiliyoruz. Bunu düşünerek mi, yoksa gayri ihtiyari mi yapıyorsunuz?

        Bu benim yaptıklarımı tanımlamak, özetlemek için doğru bir bakış açısı. Herhangi bir yönetmen kendi hayatındaki etkileri özetleyemez. Benim tiyatro arka planım var, dramatik bakış açım öyle işliyor. Sinemasal bakış açım ‘Avrupalı’ işliyor. Büyürken bazı Avrupalı yönetmenler, Ingmar Bergman ve Fransız Yeni Dalgası yönetmenleri vardı. Aynı zamanda Yeni Hollywood sineması da devreye giriyordu. Altın dönem idi o zamanlar. Spielberg, Lucas, Coppola, Scorsese, Pakula gibi isimlerin doğuş yıllarıydı. O filmler meydan okuyan bir malzeme barındırıyordu ve kıskandıran bir kaliteye sahiplerdi. Biyografiler odaklı veya tek bir bakış açım yok. İngiliz prodüksiyonu tabi önemli benim için.

        Sır”, sizin en iyi filminiz olmasına karşın ABD’de veya dünyanın diğer ülkelerinde önemsenmedi. Toronto Film Festivali’nde 2010’daki dünya prömiyerinde izlemiştim filmi. Bir şekilde ABD vizyonu bir sene sonraya atıldı. Bunun sebebi MOSSAD gibi şu an eski duran bir konunun ele alınması mıydı?

        “Sır”ın (“The Debt”, 2010) sorunu tamamen sektörel. Miramax’in adı altında üretilmişti. Tam O sırada Disney’in yönetiminde değişiklik oldu. Miramax’ı kapattılar, biz onu vizyona sokarken. Disney vizyona sokabilir dediler. Sonra Disney Miramax’ı sattı ve vizyon şansı imkansız hale geldi. Universal ‘biz alırız’ dedi ve aldı. Sonraki senenin Eylül’ünde vizyona girebildi. Zamanı geçtiği için ‘ödül yarışları’na girmedi. Ticari olarak iyi geri dönüş aldı. Uluslararası anlamda bir yere gelemedi.

        Bizde vizyona girmedi.

        Al işte! Sürpriz bir başarı idi ABD’de. Filmlerin ne zaman nerede vizyona girdiği önemli. Ne yazık ki bu dengeyi tutturamamış bir proje bu. Aynen “Killshot” gibi...

        Sevmediğim bir film evet. Sizin kariyeriniz için çok ‘garip’ bir tercihti. Belki Elmore Leonard’ın metnini sevdiğiniz için projeye bağlı olabilirsiniz. Ama bir şeylerin tutmadığı kesindi orada.

        Belki değil.

        Mickey Rourke ve Diane Lane..

        Çok sevenleri var aslında.

        Türkiye’de vizyona girmedi.

        Hiçbir yerde girmedi! Harvey öldürdü o filmi.

        Tarantino veya Rodriguez yönetmesi gerekiyordu.

        Aslında Tarantino projesi idi. Üç Leonard romanının haklarını aldı Harvey o zamanlar. Tarantino bir ticari başarıya ve tempolu bir gerilime çevirebilirdi filmi. Zira eğlenceli, tartışmalı bir metin var halihazırda bekleyen.

        Sizinle konuşmak güzeldi.

        Sizinle de.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ