Perde boyu Poe fetişizmi
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
Gotik mimarili korku filmlerinin has kaynağı olarak bildiğimiz Edgar Allan Poe, kuşkusuz bu konuda yetkin ve kilit bir yazar. “Kuzgun” ise onun eserlerinden birinin ismini almasına karşın üstadın sinema tarihindeki uyarlamalarının uzağında bir saygı duruşu filmi çıkarıyor karşımıza. Poe’nun kendisinin ‘dedektifin danışmanı’na dönüştüğü yapıt, “Cehennemden Gelen” ve “Koku: Bir Katilin Hikayesi” gibi ‘dönem filmi’ arka planlı seri katil filmlerini hatırlatan modern bir dokunuşun peşine düşüyor. Bunu başarırken Poe’nun kariyerinde çıktığı yolculuk ile akıllarımıza kazınan ve incelenesi sahneler sunuyor. En çok da ‘sanat eserini izinsiz kopyalama’ ve ‘fanatikliğe uzanan hayranlık’ meseleleri ile ilgili söyledikleriyle dikkat çekiyor.
19. yüzyılın ‘korku’ ve ‘gizem’ dolu romanlarıyla tanınan Amerikan romantizmi hareketinin üstadlarından Edgar Allan Poe’nun mezarında rahat uyumasını sağlayacak bir saygı duruşu filmi... Literatürde ‘homage’ adıyla bilinen ürünlerin onun ruhu üzerinden gotik mimari ile canlandırılmış versiyonu denebilir bu ürün için. Nasıl belli tarihi figürlerle ilgili filmler ürüyorsa burada da Roger Corman’dan Jean Epstein’a uzanan bir ‘sinema uyarlaması’ skalasına sahip yazar, bir şekilde hakkını alıyor.
Mevcut uyarlamalarından çok farklı
“Kuzgun” (“The Raven”, 2012), ismine bakınca içimizde 1935 ve 1963 tarihli aynı adlı kayda değer sinema temsillerini karşılaştırma arzusu uyandırıyor. Bunların ilkinde Bela Lugosi ile bir araya gelen Boris Karloff’un, ikincisinde Vincent Price ve Peter Lorre’un yanında karşımıza çıkması ilginç bir tesadüf eserin tarihi adına. Ancak Poe’nun şiiri, fazlaca serbest ve farklı yönlere çekmeye açık bir yapıya sahip olduğundan böylesi şeylere şaşırmıyoruz. Genelde kısa hikayelerinden dahi ‘neler çıktığı’ muamma olan yazarın buradaki kaynakçası ise her daim serbest bir vezinle temsil edilmiş.
Aslında Lew Landers imzalı ilk sesli uyarlamanın fazlasıyla 30’ların ‘bilimsel deney filmi’ eğilimi çerçevesindeki duruşuyla dikkat çektiği görülmüştü. Poe’nun diğer hikayelerine de göndermelerde bulunan eser Lugosi’nin kuzguna dönüştürüp ameliyat ettiği Karloff’un ‘öcü’lüğü üzerinden akıyordu. 60’larda MGM’in korku açısından altın yıllarında çıkan uyarlama ise Lorre, Price ve kuzgun niyetine Karloff’un bir araya gelmesinden destek alarak zamanla katıksız bir ‘kült film’e dönüştü. Bunu daha ziyade Corman’ın Poe külliyatını tersyüz edip ‘büyü filmi komedisi’ şablonuna sokma düşüncesiyle aktif hale getiriyordu.
Yüksek tempolu ve Poe soslu bir seri katil filmi
Burada ise daha farklı bir alandan seslenen “Matrix”in (“The Matrix”, 1999) ekibinde bulunarak adını duyuran James McTeigue imzalı bir uyarlama var. Slasher filmi ile akrabalık kuran, yüksek tempolu bir seri katil filmi olarak anılabilecek “Kuzgun”, bu açıdan her ikisinin arasından da sıyrılıyor. Ana hikayenin özündeki ‘kuzguna dönüşme’ fikriyle gelen ‘karanlığın temsili’ni devreye dahi sokmuyor. Birkaç kuzgun imgesini kara film atmosferine yedirip Edgar Allan Poe’nun kendisine şiirinden dizeler okutmayı ve bu tonu ‘gizem’li bir atmosfere kavuşturmayı hedefliyor.
Bu 2012 marka ‘The Raven’ uyarlamasının esaslı amacı, gerçek bir ‘Poe’ fetişizmi ile etrafımızı sarmak. Zira burada Poe’nun romanlarının hayranı bir karakterin onun eserlerini ‘kopyalaması’ üzerinden yürüyen bir hikaye yapısı var. ‘The Pit and The Pendulum’dan ‘Masque of the Red Death’e, ‘The Tell-Heart’tan ‘Ligeia’ya uzanan göndermeler skalası da bir süre sonra ‘şaşırtmaca’ niyetine temsiller sunmaya başlıyor. Bu yeni uyarlamanın da özgünlüğü burada kopuyor. Asla ‘düz bir akış’ı tercih etmemesinde...
“Cehennemden Gelen” ve “Korku: Bir Katilin Hikayesi” ile akraba
Aslında McTeigue yerine başka bir yönetmen olsa her filmden özel bir cinayeti içeri sokup durumu daha ileri götürerek korkunun alt türlerinde melez bir yolculuğa alan açabilirmiş. Ancak onun yaptığı ‘The Pit and The Pendulum’un cinayetini birebir kullanıp bu slasher filmlerini başlatan hamlelerden birini kullandıktan sonra daha serbest ve dolambaçlı yol almak olmuş. Bu doğrultuda Poe’nun gotik atmosfer, ikiyüzlülük ve en önemlisi de fanatizm ile sarılı evreninden bir temsil çıkartmak ana felsefeye dönüşmüş.
Bu noktada bu yeni “Kuzgun”, “Cehennemden Gelen”in (“From Hell”, 2001) çizgi romansı Jack the Ripper dokusu ile “Koku: Bir Katilin Hikayesi”nin (“Perfume: The Story of a Murderer”, 2006) slasher filmi-kostümlü drama kırması iskeletini hatırlatıyor çoğu zaman. Ancak daha ziyade Jack the Ripper’a yapılanın Edgar Allan Poe ile yer değiştirdiği bir formatla kuşatıyor etrafımızı.
Dedektiflik romanlarının esas sorunları ile ilgilenmiyor
Buradan açılan noktalarda ‘cinayeti işleyen kim?’den ziyade ‘katil, cinayeti Poe’nun hangi özelliğine veya hikayesine benzetiyor, nasıl oyunlar çeviriyor?’ sorusu aktif hale gelmiş. Bu durum dedektiflik geleneğindeki ana karakteri ‘Poe’nun yardımcılığı ile de devirince aslında aranan İngiliz dedektiflik hikayesi düşüncesi de ister istemez geri çekilmiş. “Kuzgun” da alanın içinde ‘kopya cinayet’ gibi daha önce kullanılan bir motiften de beslenmeyi ihmal etmeyen bir yol bulmuş kendisine.
McTeigue, 2.35:1’de temiz bir iş çıkarırken kan oranını yükseklere çekip bunun yanında sömürüyü de abartmadan, ama özellikle sanat yönetimi, kostüm gibi dönem öğelerini arka plana iten bir işçilikle çıkıyor karşımıza. Bu durum da tempolu yapıyı izlenir ve teneffüs edilir bir modern temsile bırakıyor. Ancak bunun ‘postmodern’ bir duruşla taçlandırılmasından ziyade ‘saygı’da kusur etmemesi filmin ana amacını belli ediyor.
Sanat üzerine yapılan okumalar ve Alice Eve dikkat çekici
Baskın renk skalası ve yükselen genç yıldız Alice Eve başta olmak üzere, John Cusack, Brendan Gleeson, Luke Evans gibi oyunculardan aşılanan kalite ise bir yere kadar aktifliğini sürdürüyor. Bu konuda paralel kurgunun desteği ve tempo büyük yer tutarken, gerilim ve şüphe yaratan görsel tekinsizlik ise bir şekilde işliyor.
Tüm bunlara paralel olarak dramatik yapı da sanatın sorgulanmasının ve edebiyattaki çıkışın belli yüzyıllarda nereye gidebileceği ile ilgili açtığı metinlerle ilgiye değer seyrin altını doldurmayı beceriyor. Bu duruma ‘sanat eserini kopyalama korsancılığı’nı da bir başka kol olarak ekleyebiliriz. Zira McTeigue fazla istemese de metin bunu yer yer doğuruyor.
FİLMİN NOTU: 6
Künye:
Kuzgun (The Raven)
Yönetmen: James McTeigue
Oyuncular: John Cusack, Luke Evans, Alice Eve, Brendan Gleeson, Sam Hazeldine
Süre: 111 dk.
Yapım yılı: 2012
‘TEKSAS’TAN ÇIKIP ‘1984’E VARARKEN...
70’lerde “Teksas Katliamı” ile başlayan ve Amerika’nın kırsal kesmindeki suçlara el atan slasher filmi formülünü biliriz. Bir kulübeye ve ormana doğru yola çıkan dört-beş genç bir anda kıyılır ve katilin temelleri politik bir süzgece bağlanır. İşte “Dehşet Kapanı”, o şablonu eline alıp olabildiğince değiştirmeye çabalıyor. Ancak bunu yaparken fazlaca heyecanlanınca fantastik, bilimkurgu ile korku arasında dolaşan omurgaya odaklanacak hedef bulamamış. Kuşkusuz ilk ve son 30 dakikayı izleyip Goddard-Whedon ikilisinin yetkin TV dizisi alışkanlığını görebileceğiniz eser, hikaye kurgusunu doğru düzenleyememekten ve ‘her şey de olsun’ coşkusundan zarar görüyor. Ancak her şeye rağmen çarpıcı bir çıkış noktası ve ilgi çekici bir korku evreni sunmayı beceren “Dehşet Kapanı”, kısa süre içinde kültleşirse şaşırmamak lazım.
‘Firefly’, ‘Buffy’ ve ‘Angel’la tanınan Joss Whedon ile onunla beraber çalışmasının yanında ‘Lost’, ‘Alias’ gibi dizilere de destek veren Drew Goddard’ı buluşturan dönüşümcü bir korku filmi denemesi... Ama hatırlatalım, Goddard “Canavar”ın (“Cloverfield”, 2008) senaryosuna imza atarak görkemli bir sinema girişi gerçekleştirmişti. Whedon ise ‘senarist’ işlerinin yanına 2005’te B sınıf uzay operası filmi “Serenity”i eklerken şimdilerde gelecek hafta vizyona girecek “Yenilmez”in (“The Avengers”, 2012) tepkilerini bekliyor. Goddard’ın ise bu ilk yönetmenlik deneyimi. Aslında “Dehşet Kapanı” (“The Cabin in the Woods”, 2011) baştan sona sahne sahne izlenirse bu saptama hissedilebiliyor.
Kafası karışık ve heyecanlı
Zira filmde gerçek anlamda “Teksas Katliamı” (“The Texas Chain Saw Massacre”, 1974) sonrası fazlaca kullanılan, son 10 senede ise bozulmaya çalışılan bir formül mercek altına alınmış. “Dehşetin Gözleri”nin (“Cabin Fever”, 2002) kan oranı ve katilsizlik, “Kanlı Mesai”nin (“Severance”, 2006) mizah ve iş hayatı ile müdahale ettiği, “Tucker and Dale vs. Evil”ın (2010) ise ‘Abbott ve Costello’ geleneği ile sardığı bu konsept, burada kafası karışık bir noktaya taşınmış. Filmin ekibi, TV röntgenciliğini eleştirmeye mi, paralel evren yaratmaya mı, bu formülü ti’ye almaya mı, yoksa fantastik bir süzgeç sunmaya mı çalıştığını kendi bile bilmiyor olabilir.
Tamam böylesi bir konseptte beş karakterin bakiresiyle, eziğiyle, cinselliğe açıyla hep beraber bir ‘şablon’a oturtulması fikri gayet yaratıcı. Filmin başından itibaren her yönüyle bir ‘yaratım’ var düşüncesine de kapılıyoruz. Ancak sanki Goddard, bu ‘yaratım’ı kurgusal bir çizgiye oturturken acele etmiş gibi. Zira yönetmenin, arka plandaki fikrin bütün detaylarını ilk fırsatta göstermek ve ‘düz’ yoldan ‘albenisi yüksek’ bir ambalajla sunmak istediği doğrudan hissediliyor.
Kült sahneler çekme arzusu fikrin albenisine zarar vermiş
Bu durum da ayrı ayrı izleseniz ilk 30 dakikayı ve son 30 dakikayı ‘ilginç TV dizisi bölümleri’ olarak kabul etmenizi sağlayabilir. Ancak “Dehşet Kapanı”nın açılış kısmının Tobe Hooper, kapanış kısmının Clive Barker’a ihtiyaç duyduğunu da söylememek olmaz. Çünkü Goddard-Whedon ikilisi dalgasını geçtikleri sürpriz son, tesadüfler ve kader gibi kavramları o kadar abartmış ki bir süre sonra ‘inandırıcı bir taban’ kalmıyor ortada. Parodiye açılan omurga öne çıkınca ise fikrin çekiciliğinin seyirci üzerindeki etkisi çoktan yok olmuş oluyor. Bu da filmin gizemine, özgünlüğüne ve duruşuna zarar veriyor fazlaca...
Sonucunda bu yapıt, hiçbir cevabı vermeden sadece ‘korku kötüleri’ni içeren “Küp”ü (“Cube”, 1997) hatırlatan kısımla kült olmaya çalışıyor gibi gözüküyor. “Teksas Katliamı”ndan başlayıp “Truman Show”a (“The Truman Show”, 1998) uzanan sürecin noktası sanki “Şeytanın Ölüsü” (“The Evil Dead”, 1981) gibi ‘kitsch (bayağılık estetiği) fenomen’ olacak bir evrensel düşünceye açılıyor gibi. Bu da heyecan dolu bu iki yaratıcının ağır yara almasına ve hikaye kurgusu tercihlerinden zarar görmesine yol açıyor.
Goddard için yönetmen diyebilir miyiz?
Elbette filmin klişelere karşı duruşunda belli motiflerden karakterlerine ve daha nicesine kadar bir işçilik görüyoruz. Ancak “Dehşet Kapanı”, bunların arasındaki tek tük fikirlere odaklanıp TV dizisi mantığını kalkındırıyor gibi. Goddard’ın 2.35:1’e karşın yönetmenlik stili ve duruşu belirleyememesi da filme en büyük zararı veriyor.
Clive Barker, Wes Craven, Tobe Hooper, John Carpenter gibi farklı yaklaşımlı yönetmenleri arar hale geliyoruz bir süre sonra ister istemez. Bu da fazla coşkulu bir yeni yetme yönetmenin ‘korku külliyatı’ düşlerinin ötesinde, ‘Şeytanın Ölüsü’ serisinden daha fazla etki bırakamayacak bir eserle yüzleştiriyor bizleri. Zaten Raimi’nin filmi de çekildikten bir süre sonra ‘kült’ dışında bir kalıcı sıfatla anılmamıştır.
FİLMİN NOTU: 4.8
Künye:
Dehşet Kapanı (The Cabin in the Woods)
Yönetmen: Drew Goddard
Oyuncular: Kristen Connelly, Fran Kanz, Chris Hemsworth, Anna Hutchinson, Richard Jenkins, Sigourney Weaver
Süre: 97 dk.
Yapım Yılı: 2012
PAYNE RUHU EKSİK KALMIŞ
Amerikan bağımsız sinemasının ruhunu taşıyan, bir ölümün çevresinde kümelenen karakterleri izleyen absürt mizah ve dram yüklü bir yerli yol filmi. “Pazarları Hiç Sevmem”, bu şablonu Türkiye’ye uyarlamakta bazı doğru tercihler yapmasına ve iyi niyetli olmasına karşın beklenmedik ‘temel’ kurallarda tökezlemiş. Bu da umut vaat eden yönetmen Rezzan Tanyeli’nin ikinci filminde daha büyük bir yükün altına girmesini gerektiriyor.
Bizim kültürümüzde ‘Amerikan bağımsız sineması’nın ruhunu arayan bazı yönetmenler var. Bunlar özellikle son yıllarda ‘hareket’e geçmiş durumdalar. Ancak bu kişilerin sayısının düşük oranlarda seyretmesi belki de kültürel bir şey. Zira bu Amerikan sinemasının belli bir mizah anlayışı ile dramayı dengeleme anlayışını bir arada bulunduran geleneğinin, o ülkenin dışında çok fazla işlev vermişliği yok.
Türk işi “Küçük Gün Işığım” yarı yolda kalmış
Rezzan Tanyeli de 90’ların sonundan itibaren absürt komedi ile karakter dramasını harmanlayan, buradan da sömürüden kaçan özgün bir yol izleyen Amerikan bağımsız sineması kaynaklı yönetmenleri takip ediyor. “Pazarları Hiç Sevmem”, daha bu isminden başlayarak Alexander Payne filmi kokuyor. Fazlasıyla da “Küçük Gün Işığım”ın (“Little Miss Sunshine”, 2006) Türk versiyonu olarak aradan sıyrılmanın peşine düşüyor.
Ancak yanlış anlaşılmasın, bu sıyrılmayı ‘karar verme’ babında söylüyoruz. Zira yönetmenin ilk film zaaflarını taşırken özellikle ‘araba kullanan ölü baba’ fikri dışında absürt komedi motiflerini tutturamadığı çok açık. Buna açılış sekansı çekmeden doğrudan hikayeye girme düşüncesi de eklenince karakterlerin ve dramatik akışın yok olduğu bir ‘omurga’ hakim hale geliyor.
Herry ve Catalano’nun işleri belli kısımlarda takdir edilesi
Filmin özellikle ilk kısmı bu doğrultuda ilerlerken son düzlüğünde de 85 dakikayı çıkaramadığı hissedilebiliyor. Zira Edhem Dirvana’nın Oğuz karakterinde bu gelgitli ruh haline uygun bir portre çizmekte başarısız olması, Ayşen Gruda, Hasibe Eren gibilerinin ‘aile’ temsili adına karton durmaları, Melisa Sözen’in ‘aşık’ tiplemesinin yoldan geçerken girmeyi abartması bir ‘köksüzlük’ getirmiş.
Bir süre Florent Herry’nin orta plan odaklı, ince renk işçiliği aşılayan ve kolay anlatıya alan açan sinematografisi, Pasquale Catalano’nun ezgileri ve Nil Karaibrahimgil’in şarkıları idare etse de bunlar da omurganın sadece merkezi bölümünü kontrol altına alabilmiş. Sinema salonundan ayrılırken “Pazarları Hiç Sevmem”, hafif melankolik kapanış sekansının büyüsüyle ‘takdir’ edilesi hale geliyor belki. Ancak ‘bütün’ adına fazlasıyla ‘çekirdeksiz’ yol alma sevdasının zararını da görüyor.
Yönetmen ışığı var
Tanyeli, belli ki Payne’in filmlerini baştan dikkatlice izleyip oradaki ana karakterlerin kendi kendilerine komediye meylettiklerini gözlemlemeli. Zira burada Dirvana’nın varlığı gerçek bir ‘Paul Giamatti lazımmış’ hissiyatı yaratıyor. Bağımsız yol filmi formatı ise ‘ölü babanın bedenini veya küllerini taşıma’ klasik omurgasını böylesi bir tonlama ile sararken birazcık yıkılıyor. Her şeye rağmen samimi yanları ve iyi niyetiyle saygıyı hak eden bir çalışma karşımızdaki.
Ancak Tanyeli, önümüzdeki dönemde hem sinemaskop oranının kurallarına, hem oyuncu yönetimine, hem de senaryolarına daha iyi çalışmalı. Bu sayede buradaki ‘yönetmen ışığı’nı ışıklıktan çıkarıp ‘somut bir şey’e dönüştürebilir. Geçmişten kalanlar üzerine giden karakter draması tonlamasını daha usturuplu bir yapıya malzeme yapabilir. Bundan eminiz!
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
Pazarları Hiç Sevmem
Yönetmen: Rezzan Tanyeli
Oyuncular: Edhem Dirvana, Melisa Sözen, Umut Kurt, Ezgi Mola, Hasibe Eren, Ayşen Gruda
Süre: 85 dk.
Yapım Yılı: 2012
HİNDİSTAN’DA ÖLÜM, ROMANTİZM VE KÜLTÜR ÇATIŞMASI
Emekli olduktan sonra İngiltere’de geçinemeyeceklerini anlayıp bir umut ışığı Hindistan’daki ‘Best Exotic Marigold Otel’e giden bir grup yaşlının hüzünlü öyküsü. “Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili”, bu düşünceden 70-80 dakikalık mikro bir batı-doğu çatışması temsili çıkarabilecekken bunu iki saate yayarak münferit gülümsemelere ve tespitlere mahkum bırakmış bizleri.
Batı ile doğu arasında mekik dokumanın sinemasal temsillerini sayısız kez görmüşüzdür. Tecrübeli İngiliz yönetmen John Madden da böylesi kültürel çatışmaları ele almayı, onlardan her seferinde farklı bir söylem çıkarmayı beceren bir isim. Bu durum “Kanıt” (“Proof”, 2005) gibi modern zamanlı başarılı örneklere malzeme olsa da genelde İngiliz kraliyet ailesinin arasında gezinen bir sınıfsal ve ırksal incelemeye tabi tutulmuştur.
Batının emeklilik sorunlarıyla boğuşurken süresinin uzunluğuna takılmış
Yönetmen, “Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili”nde (“The Best Exotic Marigold Hotel”, 2012) İngiltere ya da tabiri caizse ana karadaki emeklilik sorunu ile boğuşan ve kendilerini kurtarıp daha ucuz yaşama ve vergilere transfer olmaya karar veren bir grup yaşlının hikayesini anlatıyor. Bu durum karşısında Hindistan’da Dev Patel’in otel sahibiyle karşılaşan evlisi, bekarı, eşcinseli, hastası bütün bu karakterler çıkış yolunu ‘umut’ta buluyor elbette...
Madden da sanki böylesi bir küreselleşme ve büyük yerde tutunamama eleştirisini yapmak için filmi çekmiş gibi. Ancak seyircisini belirgin bir ‘kroşe’ ile yüzleştirmek yerine her şeyin kaymak tabakasını alıp karakterleri ayrı ayrı inceleyip dağıtan bir 120 dakikalık format hazırlamış bize. Romandan mı “Imagine Me and You” (2005) ile tanıdığımız senarist Ol Parker’dan mı kaynaklanıyor bu durum bilinmez.
Münferit gülümsemeler ve hüzünlü vodvil komiklikleriyle öne çıkıyor
Ancak yönetmenin bütün İngiliz miras filmi geleneği ile 70’ler Hollywood’unun hikaye anlatma geleneğini birleştiren düşüncesi burada sekteye uğramış. Belki de “Killshot”la (2008) beraber kariyerinin en zayıf halkasına da bütün kadro ve oyuncu kalitesine rağmen ulaşmış. Zira müziksel, sinematografik ve mekansal güzelliklerine, hatta ırkçı bir mekanizmadan ziyade doğru bir ideolojik damar da içermesine karşın “Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili” kimi eşikleri atlayamamış.
Doğu-batı arasında emeklilik sonrası yaşananlara ‘toplu bir çerçeve’den bakış atmaktan ziyade insanlık dramlarına ya da hüzünlü vodvil komikliklerine el atmayı tercih etmiş. Bu da seyirciyi münferit gülümsemelere ve yürek burkulmalarına hapsederken, yanına bir şey almadan salondan ayrılmaya yönlendirmiş. Zira Madden’ın aradaki bağlama zekiliklerinden çok fazla sunmaması, ‘kurgusal’ bir sorunsal olarak yüzümüze vurulmuş. Böyle olunca biz de ister istemez tecrübeli oyuncuların rahat performanslarıyla sınırlı kalmışız. Ama o zaman tiyatro oyunu ile aynı yere çıkmıyor mu her şey?
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili (The Best Exotic Marigold Hotel)
Yönetmen: John Madden
Oyuncular: Bill Nighy, Judi Dench, Maggie Smith, Tom Wilkinson, Dev Patel, Celia Imrie, Penelope Wilton
Süre: 120 dk.
Yapım Yılı: 2012
ACI TATLI BİR AŞK HİKAYESİ
Kocasını kaybeden Nathalie’nin tutku ya da heyecan arayışını bu kadar çok yönlü bir öznel dünyaya kavuşturmak her baba yiğidin harcı değildir. Ancak David Foenkinos-Stéphane Foenkinos ikilisi, esere kaynaklık eden romanı bilmenin de katkısıyla bu durumu son derece dengeli, sömürüye kaymayan ve ince duygularla ilgilenen bir ‘etkileyici’liğe kavuşturmayı becermiş. Kimi eksiklerine karşın “Aşkın Renkleri”, beklenmedik anda sona eren hayatın uzun vadeli dönemleri üzerine mizah dozajı iyi ayarlanmış bir duygusal-dram.
Fransız sinemasının kalıplarının içinde seyahat eden, yitip gitmek ile umut ışığı arasında kalmış, kıvılcım ile evliliği tatmış bir bireyin ‘yabancılaşmamak’ için direnen bir kadının hikayesi... İsminin tam çevirisiyle ‘nezaket’ (‘La Délicatesse’), böylesi duyguların filmi olmayı kafasına koyan bir roman uyarlamasına uzanıyor. David Foenkinos da sanki ‘renklilik’ ile ‘yalnızlık’ arasındaki keskin çizgiden bir dil çıkarmış gibi. Ancak bir taraftan Eric Rohmer’in ‘romancı’ geleneğini akla getiren bir duruş da sergiliyor.
Öznel evren duygusal-dramın temelini oluşturuyor
Açılış kısmını hafif plastik bir dokuyla, resim parçaları, kaydırmalı kamera hareketleri ve ufak ses tıngırtıları üzerinden ilerleten yönetmenin, ‘kocanın ölmesi’nin devamında doğal renkler, orta planlar ve sessizlikten güç aldığı görülebiliyor. Bu da ana karakter Nathalie’ye güç veren ‘ışıltılı’ Audrey Tautou’nun gelgitli tablosundan fışkırıyor. Aslında burada ‘Amélie’ ile oturan sahne kimliğinin dışına çıkmış bir oyunculuk görüyoruz.
Bu da her şeyi kaybetme ile gelen ‘günlük ihtiyaçlar’a gerek duyma görüsünü öznel bir evrende canlandırıyor. 1.85:1’de beyazın derinliklerine inen görsel yapının, son kısımdaki ‘geçmiş-günümüz’ arasındaki dengeleri altüst eden bir kuşaksal portreyi açığa çıkarmasıyla da ‘ara çözüm’e uyumlu bir noktadan saldırdığı görülebiliyor.
Nihayetinde “Aşkın Renkleri” (“La Délicatesse”, 2011), bir karakterin aşk ve ölüm ile çalkalanan hayatından çok bunun nasıl ufak mizahi hamleler, sarsıntılar ve dağınıklıklarla tersine çevrilebileceği üzerine bir film. Buradan da samimiyetle işlenmiş, sömürüye kaymayan bir duygusal-drama açılıyor. Mizah aşısını da dozunda hallederek elbette...
FİLMİN NOTU: 5
Künye:
Aşkın Renkleri (La Délicatesse)
Yönetmen: David Foenkinos
Oyuncular: Audrey Tautou, François Damiens, Bruno Todeschini, Pio Marmai, Mélanie Bernier
Süre: 108 dk.
Yapım Yılı: 2011
YA TUTARSA DEMEK YETERLİ Mİ?
‘The Hangover’ serisinden ‘durum’ yaratma yetisiyle bildiğimiz Jon Lucas-Scott Moore ikilisi, burada da ‘peki ya bir bankada aynı anda iki soygun gerçekleşseydi?’ motivasyonunun üzerine gitmiş. Ama “Çifte Soygun”, bu yaratıcı tabandan yola çıkmasına karşın ‘soygun komedisi’ bütününde doğru işler yapmayı becerememiş.
Neden “Kadın Katilleri” (“The Ladykillers”, 1955) ve “Korkunç Soygun” (“The Anderson Tapes”, 1971) gibi kaliteli ve tutarlı soygun komedileri izleyemiyoruz? Her deneme bunun bileşenlerini kullanma konusunda fazla çaba göstermiyor mu, yoksa konseptin kalıpları mı sorunlu? Aslında bu soruların cevabı ayrı bir yazı konusu olabilir. Ancak “Kule Soygunu” (“Tower Heist”, 2011) ve “Çifte Soygun” (“Flypaper”, 2011) gibi bu konuda mimlenmiş iki eserin bu yıla denk gelmesi şaşırtıcı.
Durum yaratma yetisi tamamına yetmemiş
‘The Hangover’ serisinden bildiğimiz Jon Lucas-Scott Moore senarist ikilisinin bütün ‘durum’ yaratma becerisine karşın burada ‘sürpriz’ meselesini abartması ve ‘karakter’ yoksunu bir senaryoyla çıkagelmesi en büyük sorun. Bu problem de ‘flashback’ üzerine ‘flashback’ ile donatılan son kısmın yanında bir anda sahneden kaybolan oyuncuları da beraberinde getirmiş. Judd ile Dempsey bir kenara ama oyuncu kadrosunun diğer üyelerinin sanki evde oda değiştirirmiş gibi senaryo çizgisine uymadan hareket etmeleri şaşırtıcı.
Bu da ister istemez “Çifte Soygun”un Rob Minkoff’un açılış sekansındaki Altman’vari plan sekansına rağmen adeta bir ‘üfleme’yle yıkılıp bir daha toparlanamamasını sağlamış. Ne Tim Blake Nelson-Pruitt Taylor Prince ikilisi, ne Jeffrey Tambor, ne de Octavia Spencer filmi bu açmazdan kurtarabilecek çözümleri üretebilmiş. Ashley Judd ile Patrick Dempsey de sanki ‘sürpriz’ tutucu niyetine idare ederek, bileşenleri bir araya getirilmemiş dramatik yapıyı yerli yerine oturtma görevinin altında ezilmişler.
Dramatik yapısı video piyasasına uygun
Filmin sinemaskop oranında çekilmesini anlamak mümkün değilken, kapalı mekanda geçmesinden ‘ucuz’ bir proje olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Bu durum ‘soygun komedisi’ damarını zaman zaman “Köpeklerin Günü”vari (“Dog Day Afternoon”, 1975) bir ciddiyetle donatınca da sanki Minkoff’un oyuncuları kaybetmenin ötesinde kısmi bir ‘tonlama’ sorunu da açığa çıkmış.
Yani toplumdaki herkes üçkağıtçı demek isteyen senaryo bunu ‘akış’sal sıkıntılara ve kimi olay tıkanıklıklarına teslim etmiş. ‘Peki ya karakter yetkinliği?’ diye soracak olursanız bu sefer de ‘baştaki iki soygun yaşanırken gelişenler meselesinin ışığındaki fikrin üzerine konulamamış’ cevabını veririz. Bu da “Çifte Soygun”u, daha ziyade video piyasasına uygun dramatik yapısıyla ‘karton’ bir köşeye sıkıştırmış.
FİLMİN NOTU: 2.9
Künye:
Çifte Soygun (Flypaper)
Yönetmen: Rob Minkoff
Oyuncular: Patrick Dempsey, Ashley Judd, Octavia Spencer, Tim Blake Nelson, Pruitt Taylor Vince, Jeffrey Tambor
Süre: 87 dk.
Yapım Yılı: 2011
‘TİKSİNTİ’NİMSİ OLMAK
“Kapı Komşusu” ile dikkat çeken Pål Sleatune, neden ortalarda fazla gözükmediğini bu sinematografisi dışında video piyasasına uygun ürünle kanıtlıyor. Polanski’nin “Tiksinti”sine öykünerek gotik korku-psikolojik-gerilim arasına konuşlanan hikaye, aile içi şiddet meselesine nasıl yaklaşacağını planlamaktan ziyade ‘şok’ ve ‘sürpriz’ kat sayısını arttırma kararı alınca, sanki omurgasız bir olay örgüsü kaçınılmaz hale geliyor. Böyle olunca da “Ölümün Sesi”, Hollywood’un B sınıf korku-gerilimlerinden ne eksik ne fazla bir bütüne kavuşuyor.
Birinci dakikasında sonunu bildiğiniz bir korku-gerilim filmi nasıl çekici olabilir? Eğer nihayetine ererken adaplı bir üslup ve bütün oluşturursa, bunun yanında merak ve heyecan uyandırabilirse pekala izlenebilir hale gelebilir. Ancak gelin görün ki 2005 tarihli “Kapı Komşusu” (“Naboer”) ile David Lynch’ten Alfred Hitchcock’a uzanan bir ‘etki skalası’yla anılan yönetmen Pål Sletaune, o eseri mumla aratıyor burada.
Senaryoyu kendi yazmasa idare edebilirmiş
Belli ki ‘gerilim’ ve ‘suç’ meselesi akla gelince veya Hollywood’a biraz yakınlık söz konusu olduğunda, son 10 senenin İskandinavya sinemasından Danimarkalı Nicolas Winding Refn uzak ara önde. Sletaune ise senaryosunu belki kendi yazmasa ‘idare edecek’ seviyeye gelecek. Ancak buradaki senaryo o kadar zayıf ki Norveç sinemasında her türlü üründe ruhunu konuşturan görüntü yönetmeni John Andreas Andresen’in sinemaskoptaki işi bile heba olmuş.
Daha en baştan ‘anne’ olacağına inanmadığımız sarı peruklu ya da röfleli bir Noomi Rapace ile açtığımız filmin devamında da olanlar bu minvalde gelişiyor. Polanski’nin “Tiksinti” (“Repulsion”, 1965) ve “Kiracı”sının (“Le Locataire”, 1976) modellerine öykünen yönetmenin gotik korku ile psikolojik-gerilim arasında bir yere konuşlanması gerekirken bunları tür veya yol olarak görmemesi sonunu hazırlamış.
Aile içi şiddet meselesini değerlendirecek bir damar bulamamış
Belli ki daha ziyade ‘hayal ile gerçek arasında gidip gelirsek seyircide etki yaratırız’ gibi 2000’lerin acemi duygusu onun ruhuna da sinmiş gibi. Bu durum kapalı mekanda olsa inandırıcı ve tedirgin olabilecek, aksi takdirde de ‘tekinsiz’ öğelerle sarılabilecek aile içi şiddet meselesini hiç de böylesi açılımlara taşımıyor. Ne Polanski’nin ‘gerilim’i ne de James Wan’ın tekinsiz atmosferi var anlayacağınız “Ölümün Sesi”nde. Fazlasıyla da bizde sadece DVD’si çıkan, aynı tema ve olay örgülü “Ziyaretçi”yi (“The Caller”, 2011) aratıyor.
Motif olarak devreye giren ‘çağrı cihazı’nın işlevinin zamanla sıfıra inmesi ise “Paranormal Activity 2”nin (2010) yetkin ses kullanımını ve bebek odası işlevini akıllara getiriyor. Ancak ne yazık ki Sletaune, öznel bir bakış açısından ilerleyen filmde hikayeyi ve olay örgüsünü unutunca Rapace’yle açılan celsenin bu minvalde bir karmaşıklıkla, omurgasızlıkla ilerlediğine tanıklık ediyoruz. Bir süre sonra onun çocuğunun kaybolması, garip karakterlerin ortaya çıkması ve belli miktarda kan oranının devreye girmesi de sanki ‘çiğ melodramlar’ kıvamında dramatik yapının açmazlarını tamamlıyor gibi.
FİLMİN NOTU: 2.7
Künye:
Ölümün Sesi (Babycall)
Yönetmen: Pål Sletaune
Oyuncular: Noomi Rapace, Kristofer Joner, Henrik Rafaelsen, Stig R. Amdam, Maria Bock
Süre: 96 dk.
Yapım Yılı: 2011
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Açlık Oyunları (The Hunger Games): 4
Amerikan Pastası: Buluşma (American Reunion): 6
Artist (The Artist): 6
Aşk Yemini (The Vow): 5.8
Battleship: 3.5
Berlin Kaplanı: 3.2
Bir Ses Böler Geceyi: 3.5
Büyük Mucize (Big Miracle): 2.1
Çapraz Ateş (Haywire): 6
Doğaüstü (Chronicle): 4.3
El Yazısı: 3.4
Elveda İlk Aşk (Un Amour de Jeunesse / Goodbye First Love): 6.9
Fetih 1453: 6
Film: 3.9
Gizemli Adaya Yolculuk (Journey 2: The Mysterious Island): 2.9
Gri Kurt (The Grey): 4.3
Hayalet Sürücü 2: İntikam Ateşi (Ghost Rider: Spirit of Vengeance): 3
İyi Olan Kazansın (This Means War): 5.5
J. Edgar: 6
John Carter: İki Dünya Arasında (John Carter): 6.5
Kaos: Örümcek Ağı: 1.1
Karanlıklar Ülkesi: Uyanış (Underworld: Awakening): 5.4
Korsanlar! (Pirates! Band of Misfits): 6
Mar: 6
Mevsim Çiçek Açtı: 1.4
Muppets (The Muppets): 5.5
Öbür Dünyadan (The Awakening): 3.2
Ölüm Yolculuğu (Apollo 18): 5.5
Patlak Sokaklar: Gerzomat: 6.5
Sen Kimsin?: 4.6
Senden Bana Kalan (The Descendants): 5
Seninki Kaç Para: 1.7
Sığınak (Take Shelter): 6.4
Siyahlı Kadın (The Woman in Black): 3.5
Son Vurgun (Contraband): 3.1
SüperTürk: 4
Şahane Misafir (Magnifica Presenza): 6.1
Şansa Bak (50/50): 5.7
Teksas Ölüm Tarlası (Texas Killing Fields): 4
Titanların Öfkesi (Wrath of the Titans): 5
Yeraltı: 4.9
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.