Oscar'a niye aday olmadılar?
Kerem Akça, 86. Oscar Ödülleri'nde hakkı yenen filmleri ele aldı
Kerem Akça / keremakca@haberturk.com
Altı aydır süreçleriyle, olasılıklarıyla incelediğim 86. Oscar Ödülleri’ne yaklaşık bir ay kalmışken bir de yarıştaki kabaran ‘hakkı yenenler’ listesini gözden geçireyim dedim. 16 Ocak’ta açıklanan adaylara bakınca ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Yönetmen’ kategorilerinde “Mother of George”, “Babadan Oğula”, “Mavi En Sıcak Renktir”, “Aşkın İzleri” ve “Elysium: Yeni Cennet” ödül kıstaslarına uymadığı için dışarıda kalmış gibi. Bunun yanında oyuncu dallarında da Toni Servillo, Emma Thompson, Paulina Garcia, Joaquin Phoenix, Tom Hanks (“Mr. Banks”), Daniel Brühl, Julie Walters gibi yılın en iyi performanslarını veren isimler bir şekilde kenara itilmiş gözüküyor.
Her sene Oscar yarışının bir de görünmeyen tarafı oluyor. Aday gösterilen filmler, oyuncular ve sanatçıların girdikleri rekabetin yanı sıra kulislerde de ‘hakkı yenenler’ konuşuluyor. Elbette Akademi’nin seçimleri bir lobi faaliyetinin, iyi alınan kritik virajların, festival takvimini lehine çevirme becerisinin ve atları tespit etme kıvraklığının bir sonucu olarak şekilleniyor. Günümüzde büyük oranda TWC, Warner Bros., Fox Searchlight, Paramount ve Columbia gibi şirketlerin idare ettiği bir yarış geçiyor. Hiçbir zaman ‘şu film iyiydi ama niye Oscar almadı?’ gibi bir şeyden söz etmek mümkün değil. Yoksa sinema tarihinin gerçekleriyle çelişiriz. Hitchcock ve Kubrick’in ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Yönetmen’ dalında Oscar heykelciğine ulaşamadığı bir dünyada böylesi bir iddia ne kadar tutarlı olabilir ki?
EN AKLA YATKIN MAĞDURLAR HANGİLERİ?
Ama bana kalırsa belli bir noktada geriye çekilip bu konuyu masaya yatırmak şart hale gelmeli. Elbette yarıştaki konuma göre bakınca “Sen Şarkılarının Söyle”nin (“Inside Llewyn Davis”) son düzlükte hamle yapamayarak devre dışı kaldığı, “Lee Daniels’ The Butler”ın görücüye çıktıktan sonra yavaş yavaş zirveden uzaklaştığı, Robert Redford, Tom Hanks, Oprah Winfrey, Emma Thompson ve Daniel Brühl’ün de onlara eklenebileceği net. Tabii ki bunlar etrafta dolaşan tahminler, ödül sezonunun getirdikleri ve stratejileri ışığında şekillenen tablonun koşulsuz görüntüleri.
Olaya diğer tarafından bakınca ise bambaşka bir resim ile karşılaşıyoruz. Zira bu noktada “Mavi En Sıcak Renktir” (“La Vie d'Adèle”) ve “Zafere Hücum” (“Rush”) gibi yarışın içindeyken hiçbir şekilde kendini öne atamayan filmlerin niye sıfır çektiğini sorgulamak abesle iştigal etmekten öteye gitmez. Ama bunu mantıklı bir çerçevede yorumlamak elbette bizim hakkımız. Şirketleri Sundance Selects ve Universal’ın ‘gaza basma’ hazırlıksızlığından çeken bu ikili, Oscar’a uygun olmamasının da zararını görmüş gibi. İlkinin lezbiyen sinemada cinsellik konusunda cüret gösterip ‘muhafazakar’ damarı rahatsız ederek itici durması, ikincisinin ise ‘gösterişli sinema’sı ve “Senna”nın (2010) varlığı sebebiyle tatmin etmediği çok açık.
DÖRT İYİ AMERİKAN FİLMİ GÖRMEZDEN GELİNDİ
Ama ‘En İyi Film’ kategorisinde bana kalırsa kalite adına, Andrew Dosunmu’nun Sundance’den ödüllü, Brooklyn’de yaşayan bir Nijeryalı aileyi merceğine alan, şiirsel, ayrıksı ve gerilla sineması karşıtı “Mother of George”u en öne çıkan. Derek Cianfrance’nin polisiye kalıplarını altüst eden becerisi “Babadan Oğula” (“The Place Beyond the Pines”) ve Terrence Malick’in büyüleyici, tanımsız ve ruhsal aşk filmi yorumu “Aşkın İzleri” (“To the Wonder”) ilave edilebilir. Elbette biraz daha ileri gidersek “Elysium: Yeni Cennet”in (“Elysium”) “Yerçekimi”nin (“Gravity”) üzerinde olmasına karşın türünde daha az gerçekçi durmanın mağduriyetini yaşadığını da ekleyebiliriz.
Zira Akademi’nin kurallarına göre ‘drama’ alanına yatkın, hikaye anlatma sinemasının genel kurallarının fazla dışına çıkmayan eserler kazanabiliyor. Yenilikçi anlatı modelleri deneyen, cinsel özgürlüğün sınırlarını zorlayan filmlerin şansı az oluyor. Dönem filmlerinin, politik filmlerin, geleneksel biyografik filmlerin, gerçek hikaye uyarlamalarının, savaş filmlerinin, tarihi-epiklerin, westernlerin, müzikallerin ve zaman zaman da felsefi komedilerin gücünü hissettirdiği görülebiliyor. Aşk da böylesi bir sürecin içinde başını içeriye sokabiliyor. Ama “Hayat Ağacı” (“The Tree of Life”, 2011), “Aşk” (“Her”) gibi bütün kriterleri reddeden ama özgünlüğü kabul edilen eserler, özellikle ‘beş film adayı’ kuralının değişmesiyle şans taşımaya başladı.
Yeniden yukarıda adını geçirdiğim filmlere dönersek, ‘En İyi Yönetmen’ dalında da müthiş bir yetkinlik olduğunu belirtmek boynumuzun borcu. Elbette “Mother of George” gibi geleneksel çerçeve algısını her anında kaybedip, klasik anlatıyı ve lineer akışı yıkan stil duygusu yüksek bir eserden böylesi bir başarı beklemek garip olur. Veya “Babadan Oğula” gibi soğukkanlılık üzerine bir yapı kurup, asla seyircisiyle bağ kurmayan bir yapıttan… Zira Akademi için özdeşleşme yaratırken anlamlı olmak, bizi bir karakterle ilişkiye sokup, onun irade, başarı hikayesine yönlendirmek esaslı kriterlerden biri. Tabii bu dalda Ron Howard gerçeğinin özellikle üzerine basmadan parantezi kapatmak olmaz.
ANA OYUNCU KATEGORİLERİNDE FAZLA MAĞDUR YOK
Diğer kategorilere geçince ise ‘En İyi Kadın Oyuncu’ dalının bu sene bir iyi performans bolluğu içinde olduğunu söylemeliyim. Ama Emma Thompson’ın “Mr. Banks”teki (“Saving Mr. Banks”) P.L. Travers performansının, Naomi Watts’ın tepeden tırnağa hakimiyeti altına aldığı “Diana” kompozisyonunun, Paulina Garcia’nın “Gloria”da cesaret ve heyecan yüklediği orta yaşlı kadın portresinin ve Adèle Exarchopoulos’un 18 yaşındaki doğallığının, bedenini kullanma cüretinin bir yerlere gelmesi mümkündü.
‘En İyi Erkek Oyuncu’da ise aslında fazla seçenek yoktu. Toni Servillo’nun, makyajdan güç alınca ‘unutulmaz’ portreler çıkaran oyunculuk yeteneği “Muhteşem Güzellik”te (“La Grande Bellezza”) de canlanıyor. Bu performans, Hanks’ten de, Redford’dan da, Bale’den de daha yukarıda bana kalırsa. Ama kendi dilinde oynayan yabancı oyuncular, genelde ancak Hollywood’a sızmışsa bir şans elde edebiliyor. Onun yanına elbette “Aşk”ta Jonze ile müthiş bir işbirliği içinde bütün filmi sırtlayıp götüren Joaquin Phoenix’i de koymazsak ayıp olur.
HANKS, BRÜHL, WALTERS VE DİĞERLERİ
‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ dalında Julie Walters’ın tecrübesiyle “One Chance”i alıp götürmesi, Carey Mulligan’ın olgunlaştığını gösterdiği “Sen Şarkılarını Söyle” yorumu, Melissa Leo’nun kısa ve öz “Prisoners” kompozisyonu bir çırpıda akla gelenler.
‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’da ise Tom Hanks’in (“Mr. Banks”) ve Daniel Brühl’ün dönüşüm esaslarına göre ‘vurucu’ performansları daha iyileri olduğu için dışarıda kaldı. “Mud” ile yöresel aksan konusunda ihtisas yapan Matthew McConaughey de hiç fena değildi açıkçası. Bu isimlerin Abdi ve Cooper’dan ne farkı olduğu tartışmalı…
‘En İyi Özgün Senaryo’da büyük oranda olan Shane Carruth’un bilimkurgu-biyoloji ilişkisinden insanoğlunun hayvanlaşmasına dair yorumlar çıkaran “Upstream Color”ına olmuş gibi. Onun yanına “Babadan Oğula”yı, “Zamanda Aşk”ı (“About Time”) ve “Tutsak”ı (“Prisoners”) da ekleyebiliriz. Uyarlamada ise “Il Futuro” ve “Ölümsüz Polisler” (“R.I.P.D.”) sanki hak ettiklerini alamadılar gibi.
BRADFORD YOUNG NİYE YOK?
‘En İyi Görüntü Yönetimi’nde Bradford Young’ın “Mother of George” ve “Ölümsüz Aşk”taki (“Ain’t Them Bodies Saints”) stil coşkusunu döneme ve göçmenlik psikolojisine uyduran iki kusursuz çalışmasıyla da es geçilmesi garip. Özellikle de Roger Deakins’in sırf ‘alışkanlık’ veya ‘suçluluk duygusu’ sebebiyle en sade sinematografisiyle adaylar arasına girme istatistiği ortada dururken… Ama Young, eğer aday olsaydı bu onuru yaşayan ikinci Afro-Amerikalı görüntü yönetmeni olacaktı. Bu sebeple bu tercih şaşırtmıyor açıkçası.
‘En İyi Kurgu’, ‘En İyi Ses Miksajı’, ‘En İyi Ses Kurgusu’nda “Zafere Hücum” ilk akla gelen. Bunun yanında “Muhteşem Gatsby”nin (“The Great Gatsby”) ‘En İyi Yapım Tasarımı’ ve ‘En İyi Kostüm Tasarımı’ ile ‘klasik dönem filmi’ muamelesi görmesi şaşırmadığımız bir durum. ‘En İyi Müzik’teki farklı zaman dilimlerinden beslenen çok yönlü çalışması da bir giriş yapabilirdi.
OSCAR YARIŞI BAŞKA BİR SÜREÇ
“Muhteşem ve Kudretli Oz”un (“Oz The Great and Powerful”), yapım tasarımı ve kostüm tasarımı açısından es geçilmesi ise 1930’lar ile günümüzün teknolojisini birleştirme konusunda biraz fazla ‘anti-stüdyo işi’ gibi hareket etmesi olmalı. ‘En İyi Kurgu’da “Upstream Color”ın birçok kurgu tekniğinin bir araya gelmesiyle ‘dinamizm’ yaratan veya “Trans”ın (“Trance”) biçimci bir mükemmeliyetçilikle sarılan çalışması da unutulmamalı. Ama bu kategoride hikaye anlatma sineması kriterlerine uyan kurgu geleneği her zaman öne çıkarılmıştır.
Aslında bu yazı biraz oyalamalar, boş laflarla dolu gibi. Oscar sezonuna kampanyalarıyla dahil olan ve doğru bir yola sokulan filmler her daim başını içeri sokuyor zira. Nihayetinde bana göre vizyona girenler arasında öncelikli olarak “Mother of George”, “Babadan Oğula”, “Mavi En Sıcak Renktir”, “Aşkın İzlri” ve “Elysium: Yeni Cennet”in ‘niye yoklar?’ deneceği bir seneyi geride bıraktık.
Kerem Akça’ya göre Oscar’da hakkı yenen aday adayları:
En İyi Film: Mother of George
En İyi Yönetmen: Derek Cianfrance (Babadan Oğula)
En İyi Kadın Oyuncu: Emma Thompson (Mr. Banks)
En İyi Erkek Oyuncu: Toni Servillo (Muhteşem Güzellik)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Julie Walters (One Chance)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Daniel Brühl (Zafere Hücum)
En İyi Özgün Senaryo: Upstream Color
En İyi Uyarlama Senaryo: Il Futuro
En İyi Görüntü Yönetimi: Mother of George
En İyi Kurgu: Zafere Hücum
En İyi Müzik: Muhteşem Gatsby
En İyi Yapım Tasarımı: Muhteşem ve Kudretli Oz
Yabancı Dilde En İyi Film: Büyük Usta (Yi Dai Zong Shi)