İsmail Cem Televizyon Ödülleri
Fatih Enes Ömeroğlu yazdı...
15 Mart 2010 Pazartesi, 09:33:37
“Televizyon yayınlarımızın kalitesini yükseltmenin yolu, iyi olanı, gayret edeni ve üretmeye çalışanı teşvik etmekten geçer”
Türkiye, 1960’ların sonuna kadar, Amerika ve Hindistan’dan sonra dünyada en fazla film üreten 3. ülkeydi. Yapısal ve finansal problemlere rağmen bu performans, Türk sinemasının kapasitesini göstermesi açısından önemlidir. Bununla birlikte sektörün bir türlü endüstrileşememesi, ülkedeki sosyo-ekonomik atmosfer ve özellikle de televizyon yayıncılığının başlamasıyla birlikte, 70’li ve 80’li yıllar büyük bir suskunluk içinde geçti. 1990’ların ikinci yarısıyla birlikte, tekrar bir yükseliş trendine giren sinemamız şu anda son 30 yılın en iyi dönemini yaşıyor. İronik bir şekilde bu canlanmanın ana motorunuysa, bir dönemler sinemanın en amansız düşmanı olan televizyon üstlenmekte. Özellikle dizi film üretiminde yetkinleşen TV yapımcıları, pazarlamasını özel kanalların yaptığı yeni bir sinema türü yaratmış durumda. Şöhret olan dizilerin bir anlamda son bölümünü veya hayran oldukları oyuncunun akıbetini görmek için sinemalara koşan Türk izleyicisi, böylelikle sektörün yeniden ayağa kalkmasına da imkan sağlamış oldu.
Manzaranın dünya sinemasının genel seyrinden farklı bir tablo oluşturduğu kesin. Özellikle Amerika’da bu gelişim tam tersi istikamette seyretmiştir. Öte yandan gerçekleri de göz ardı edemeyiz. Türkiye’de televizyon yapımlarının toplam bütçesi, sinema sektöründen tam 10 kat daha büyük. İşin iyi tarafıysa televizyon sektörü için çalışan kesimin yüreklerinin de sinema sevgisiyle dolu olması. Piyasa şartları neticesinde televizyona kayan bu kuşağın hatırı sayılır bir kısmı zarar etme pahasına da olsa birikimlerini sinema filmi yaparak değerlendirme yoluna gidiyor. Zira Türkiye’de televizyonculuk ne yazık ki halen suya yazı yazmakla eş değer bir uğraş. Zira sektörün fiziki şartları özellikle dizi filmleri kendi kendini yok eden birer intihar makinesine dönüştürmüş durumda. “Yeter kardeşim bu adama ettikleriniz!” dedirtmeden diziler nihayete eremiyor Türkiye’de. Kısacası kendi insanına bir şey söylemek ve kalıcı olmak isteyen herkes, sinemanın halen en sağlam yol olduğunda hemfikir.
Bununla birlikte şartlar da ortada. Tük insanı günde 4 saatle Amerikalıların ardından dünyada en fazla televizyon izleyen ikinci millet. Bu durum haliyle televizyonun reklâm pastasından en büyük payı almasıyla sonuçlanıyor. Kriz yılında reklâm sektörü %15 küçüldü, fakat yatırımların yarısından fazlasını (%52) tek başına televizyon çekti. Bu yıl sektörün yine %15’ler düzeyinde büyümesi bekleniyor. Kısacası sinemamızın televizyon vasıtasıyla biriken sermayeye ihtiyacı var. Onun gelişmesi en azından finansal açıdan sinemaya da büyük fayda sağlayacaktır. Peki, ama televizyon sektöründeki etik ve estetik kısır döngüleri nasıl aşacağız? Olumsuz süreçlerin ele geçirdiği bir yapılanma, olumlu dönüşümlere yol açabilir mi? Ya da nasıl?
Büyük iletişim kuramcısı Marshall Mcluhan “Yaradanımız Medya” adlı başyapıtında genelde yeni medya ve özelde de televizyon hakkında bakın ne diyor: “ Matbaa teknolojisi kamuyu yaratmıştır. Elektrik teknolojisiyse kitleyi!” Kitap, insanoğlunun toplumdan ve çevresinden farklı bir şekilde düşünebilmesine yol açtı. Okuyan insan daha bilgilidir fakat daha yalnızdır. Televizyonla beraber insanoğlu tekrar kolektif tepki vermeyi ve diğer insanlarla iletişime girmeyi öğrendi. Fakat bu sefer de tek televizyon devrinin yönlendirilen, düşünemeyen ve tek tipleşen toplumları sorunuyla yüz yüze geldik. Sonraları çeşitlenen kanal seçenekleriyle bu probleme de bir çare bulur gibi olduk. Hür teşebbüs toplum için farklı biçim ve içerikte birçok televizyon kanalını hizmete sundu. Artık insanlar kendi iradeleriyle seçim yapabileceklerdi. Şimdiki sorun kimin ayakta kalacağıyla ilgiliydi. Çare olarak izleme oranı (TV Rating) diye bir kavram icat ettik, fakat sonuç yine istenen gibi olamadı. Bu sefer de “Halk bunu istiyor” palavrasıyla içerik ve biçim yoksunu yayınlara mahkûm olduk.
Önce şu tespiti yapalım. Televizyon Türk insanının bir numaralı entelektüel ve duygusal beslenme kaynağıdır. Bunun kültürel ve sosyo-ekonomik nedenlerine girmeyeceğim, fakat şunu bilmemiz lazım. Bilgiyi aldığımız ortam, bilginin muhteviyatını şekillendirir. Televizyonda güneşlenen bir timsah seyretmek, safaride burun buruna gelmekten farklı bir deneyimdir. Kendi adıma televizyon karşısında çerez yerken iyi gidiyordu ama 3 metreden suratıma tıslayınca aklım gitti!
Kısacası içerik ve biçim yoksunu televizyon yayınları, hayatı algılayış tarzımızı yozlaştırır, estetik duygumuzu köreltir ve sonuçta da entelektüel gelişimimizi kesintiye uğratır. İşte bu televizyonun genelde sanata ve özelde de sinemaya verebileceği en büyük zarardır.
Uzun zaman önce bir arkadaşımdan dinlemiştim. Philips aydınlatma ekipmanlarının Hollanda’da basılan katalogu o zamanlar 300’ü aşkın ürün içerirken, Türkiye’de bu rakam sadece 10’lar düzeyindeymiş. Işığın ve gölgelerin ressamı “Rembrant”ın Hollanda’dan çıkmasına hiç şaşmamalı. 100 mumluk çıplak ampül ışığında büyümüş bir neslin, dünya çapında görüntü yönetmenleri çıkaramaması, akli melekelerimizin eksik olmasından ileri gelmiyor. Her gün okula çarpık yapılaşmış kent manzaraları eşliğinde gidip gelen bir ilkokul öğrencisinin büyüyünce “Mimar Sinan” olmasını bekleyemezsiniz. Televizyonlarımız belki de bu olumsuz tablonun en vahim unsurları olmuş durumda. İçerik yozlaşmasını şimdilik bir tarafa koyun (çok daha uzun bir yazının konusu), estetik açıdan da yeni nesilleri zehirliyoruz. Bir avuç iyi niyetli kuruluşu tartışma dışında tutuyorum, fakat genel olarak baktığımızda sanki televizyonlarımızda kadraj bilen yönetmen, dekor bilen iç mimar, renk bilen ışıkçı kalmamış gibi. Kıran mı girdi nedir?
Sonuç olarak ben finansal katkılarından vazgeçtim, televizyon sektörünün şu estetik sorununu çözelim bize yeter. Televizyonun, sanata ve sinemaya yapabileceği en büyük katkı budur. Peki, ama bunu nasıl başaracağız?
Bunun yolu kaliteli olanı, gayret edeni, üretmeye çalışanı teşvik etmekten geçer. Ülkemizdeki sinema festivallerinin ve ödüllerinin durumunu uzun bir şekilde incelemiştik. Bu konuda problemlerimizin olduğunu kabul etmekle beraber, en azından bir geleneğimizin olduğuna sevinmemiz gerek. Fakat bu tabloyu ne yazık ki televizyon sektöründe göremiyoruz. Yıl içerisinde düzenlenen ödüllerin büyük bir kısmı töreni düzenleyen medya yığışımının propagandasını yapmaktan öteye gitmiyor. Sonra da ortaya benim ödülüm senin ödülünü döver niteliğinde acayip durumlar çıkıyor. Öyle ki aynı yığışımın içerisinde yer alan prime-time aslanları bile birbirine kükremeye başladı. Üniversitelerin ve eğitim kurumlarının iyi niyetlerle düzenlemeye çalıştığı organizasyonların çoğuysa aslında birer halkoylaması niteliğinde. Kaldı ki finansal eksiklikler yüzünden bunların kurumlaşması da çok zor. Sonuç olarak Türkiye’nin aynı Amerika’daki Emmy ve Altın Küre veya İngiltere’deki BAFTA ödülleri gibi televizyon sektörüne yön verebilecek kapasitede, çoğulcu ve kurumsallaşmış bir ödül mekanizmasına ihtiyacı var. Öte yandan sevindirici gelişmeler de olmuyor değil.
Geçtiğimiz günlerde gelen bir haber bu konudaki karamsarlığımı dağıtacak kapasiteye sahip. Türkiye’nin en köklü sinema festivali Altın Portakal’a bir kardeş geliyor. İsmail Cem Televizyon Ödülleri…
Antalya Belediyesinin desteğiyle hayata geçirilecek olan organizasyonun ilki 23-25 Nisan 2010 tarihleri arasında düzenlenecek. Dizi film ve program kategorisinde toplam 24 farklı başlık altında 41 ödülün verileceği törenin belki de en umut vaad eden yönü, Türkiye’yi merkez alan uluslararası bir vizyona sahip olması. Ülkemizin ve dünyanın en saygın televizyon kuruluşları ve yapımcıları İsmail Cem Televizyon ödülleri için Antalya’da olacak. Emmy, Altın Küre ve BAFTA gibi yerkürenin en önemli oluşumlarından temsilcilerin de katılacağı organizasyon, bir ödül töreninden öte sektörün sorunları ve geleceği üzerine fikir alışverişlerinin yapılacağı, yeni ortaklıkların kurulacağı, Türkiye’nin ilk televizyon marketi namzedi bile sayılabilir.
Öte yandan ilk etapta beni Türk televizyonlarında kalitenin ve yeniliğin desteklenmesi ilgilendiriyor. Ödül organizasyonunun Genel Sanat Yönetmeni Deniz Ziya Temeltaş, bu açıdan umut verici sözler sarf ediyor: “Televizyon sektöründe saygınlık kazanmış, mesleğinin profesyoneli olan jüri üyelerimizi çoğulcu bir yapı içinde oluşturduk. Antalya olarak ülkemizde sektörün merkezi konumundaki İstanbul’da yerleşik tüm kanallara ve yapım şirketlerine eşit uzaklıktayız. Amacımız başarılı ve kaliteli olanı ödüllendirmek. Bu çabayı tüm sektörün desteklemesini arzu ediyoruz.”
Burada belki de en can alıcı noktayı, organizasyonun siyasetten ve eski hesaplaşmalardan uzak durma kararlılığı oluşturuyor. “İsmail Cem Televizyon Ödülleri” koyduğu bu hedefleri gerçekleştirebilirse, bundan sadece televizyon sektörü değil, tüm sanat ve sinema dünyamız da büyük fayda sağlayacaktır. Yeter ki hepimizin umut ettiği çoğulcu ve tarafsız yapı oluşturulabilsin.
Habertürk'ü facebook'da beğen










