Sevilay Yükselir Nazlı Ilıcak'ı fena dövdü!

BU YAZIDAN SONRA SABAH GAZETESİ'NDE HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK

15 Mart 2010 Pazartesi, 10:15:55Güncelleme: 10:15:55
Onaylanmadı Bu haberi favori listenize eklemek için üyelik girişi yapmalısınız. Üye değilseniz tıklayın.
Habertürk'e facebook veya
twitter hesabınızdan hızlı bağlantı yapabileceğiniz gibi e-posta hesabınızla da  yeni üyelik yapabilirsiniz.
Sevilay Yükselir Nazlı Ilıcak'ı fena dövdü! Sonra Oku

Sabah Gazetesi yazarı Sevilay Yükselir bugün yazı günü olmadığı halde neredeyse yarım sayfalık bir yazı kaleme alarak aynı gazetenin köşe yazarı Nazlı Ilıcak'ı yaylım ateşine tuttu. Yükselir'in "Sağolsun gazete yönetimi uygun gördü" vurgusu yaptığı yazı, gazete patronajının Nazlı Ilıcak-Sevilay Yükselir polemiğinde Yükselir'in yanında yer aldığını ve Ilıcak'a da açıkça 'git' mesajı verdiğini ortaya koyuyor. Yazının detaylarına geçmeden önce bilmeyenler için gerilimin nereden kaynaklandığını anlatalım...

Sevilay Yükselir geçtiğimiz hafta köşesinde Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan ve kardeşine ağır suçlamalar yöneltti. Hakan'ın köşesinden yapım şirketi olan kardeşinin TRT'den iş alabilmesi için TRT
yöneticilerine övgüler düzdüğünü iddia eden Yükselir'e yanıt yazının muhatabı yerine kendisi gibi Sabah Gazetesi'nde yazan Nazlı Ilıcak'tan geldi. Ilıcak'ın Ahmet Hakan ve kardeşini savunduğu yazısının son
cümlesi oldukça çarpıcıydı: "Ne yani, biz yandaşız, onları değil bizi görün mü demek istiyorsun Sevilay?"

İşte bu cümle yalnız Sevilay Yükselir'i değil, Sabah Gazetesi patronajını da çileden çıkardı. Bilindiği gibi gazetenin en büyük rahatsızlığı "yandaş" olmakla suçlanmak. Sabah Gazetesi sırf kendisinden "yandaş" diye söz ettiği için Vatan Gazetesi'ne çok yüklü bir tazminat davası açtı ve bu dava da devam ediyor. Bir başka gazeteye "Bize yandaş diyemezsin" diyerek dava açan Sabah'ın kendi yazarının "Biz yandaşız" yazması elbette gazete yönetimi açısından kabul edilebilir birşey değil. Peki Nazlı Ilıcak bu kelimenin Sabah'ı kızdıracağını bilmiyor mu? Elbette biliyor zira daha önce de bir yazısı içinde "yandaş" sözcüğü geçtiği için yayınlanmamıştı. Nazlı Ilıcak belli ki Sabah Gazetesi'nden ayrılmak istiyor ve bunu yaparken de yazımı sansürlediler demeyi planlıyor. Ilıcak'a yakın isimler de Sabah'ın yeni patronajından istediği ilgi-alakayı göremeyen Ilıcak'ın çok mutsuz olduğunu doğruluyor.

Ilıcak'ın bu yazısının ardından gözler Sevilay Yükselir'in bir sonraki yazı günü olan Çarşamba'ya çevrilmişti. Acaba Nazlı Ilıcak'a nasıl bir yanıt gelecekti? Ancak bu merak sanıldığından önce, bugün giderildi. Yükselir yazı günü olmadığı ancak gazete yönetiminin özel izniyle kaleme aldığını belirttiği Ilıcak'a yanıtında son derece ağır ithamlarda bulundu. Üstelik Yükselir'in mesajları sadece Ilıcak'a da değil. Ilıcak'ın evinde verdiği davetlere hiçbir tepe yöneticinin katılmadığını ve hatta telefonlarına dahi cevap vermediğini yazan Yükselir bu cümleleriyle de isim vermeden ATV Haber'in Genel Yayın Yönetmeni Erdoğan Aktaş'ı hedef alıyor. Aktaş, geçtiğimiz hafta Nazlı Ilıcak'ın evinde verilen bir partiye katılarak, hiçbir haber değeri taşımayan partiden ATV Ana Haber'de iki dakikalık bir haber yayınlamış ve böylelikle büyük bir skandala imza atmıştı. Aktaş'ın ana haber bülteninde, Sabah Gazetesi ve patronu Ahmet Çalık aleyhine yazan Ahmet Hakan ve Oray Eğin'i ekrana taşıdığı görüntüler nedeniyle sert bir dille uyarıldığı biliniyor. Yükselir'in yazısıyla bir kez daha kulağı çekildiğine göre, belli ki bu parti Aktaş'ın başarısızlığının üzerine tuz-biber olmuş... Bilindiği gibi program ve dizilerinde birinciliğe oynayan ATV, Ana Haber bülteninde dördüncülükten yukarı çıkamıyor.

İşte Sevilay Yükselir'in bundan sonra Sabah Gazetesi ve ATV'de hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının işaretini veren o yazısı:

Bak Nazlı Ilıcak! Şimdi beni dinle!

Hani, pazarlamacılığını kanıtlarıyla ortaya koyduğum kankan Ahmet Hakan ve onun kardeşlerini savunan yazının sonunda benim niyetimin bozuk olduğunu yazmışsın ya. Hani "Sen şunu demek istiyorsun aslında 'Biz yandaşız, onları değil, bizi gör; köşeyi biz dönelim!" falan diyerek bana açıkça saldırmışsın ya...
İşte sırf bu ağır ithamına cevap vermek için bugün buradayım Nazlı Ilıcak!
Bak şimdi sana ne diyeceğim.
Sen de biliyorsun ki, benim derdim, "Neden muhalifler TRT'de program yapıyor?" filan değil. TRT'de bir yığın muhalif isim program yapıyor. Ekrana çıkıyor. Çıksınlar da. Çıkmalılar da. Keşke Ruhat Mengi TRT'de program yapsa. Mesele bu değil! Asıl mesele, çekilen filmin Kültür Bakanlığı'nın bütçesiyle çekilmesi ve sonra da bir başka kamu kuruluşuna yüksek meblağlar ile satışının yapılması. Neden, "Mücahitler müteahhit oldu" diyerek yaygara koparan ama aynı zamanda kardeşleri kâh TRT'de, kâh AKP'li belediyelerde iş tutsun diye köşesinden yıkama yağlama çeken Ahmet Hakan'a, bir gazeteci olarak, "Ne oluyor kardeş? Bu nasıl iş?" deme hakkıma başka bir mana yüklemeye çalışıyorsun?
Şimdi...
Yalçın Doğan yazdı da öğrendik. Hani 1996'da dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz'la bir seyahate gidiyormuşsunuz hep beraber. Ve sen kalkmış Mehmet Ali Birand'ın, Sedat Ergin'in ve Sebahattin Önkibar'ın gözleri önünde Mesut Yılmaz'a, "Ben sizi çok seviyorum, bundan sonra ben sizin yağdanlığınız olmak isterim" demişsin ya...
Sadece bu bile senin aslında neden bana böyle bir suçlama getirme hakkın olmadığını ortaya koyar Nazlı Ilıcak!
Tamam. Bir gazetecinin köşesi üzerinden piar yapmasını, kardeşlerine kamuda yol verilsin diye arsızca kalemini kullanmasını doğal karşılamanı çok iyi anlıyorum.
Çünkü onun yaptığının aynısını sen 30 küsur senedir yapıyorsun!
Biz seni biliyoruz. Sen kâh Demirel'in otobüsündeydin, kâh Erbakan'ın, kâh Mesut Yılmaz'ın, kâh Unakıtan'ın...
Haa mesela Unakıtan dedim de bak aklıma ne geldi?
Gerek bu gazetede, gerekse Takvim'de yazdığın zamanlar sık sık eski Maliye Bakanı'na övgü düzüyordun ya. "Müthiş adam. İş bilen bakan. Tayyip Erdoğan'ın veliahdı olan adam" filan diye yazıyordun ya. İşte taa o zamanlar kulağıma birileri diyordu ki; "Nazlı Ilıcak oğlu Mehmet Ali dünya markası Backwoods purolarının aleni taklidi olan Blackwood'un Türkiye'ye ithalatını yapabilmek için Kemal Unakıtan'a yağdanlık yapıyor. Taklit malın yasal olarak önünü açtırmak için Unakıtan'ın piarcısı gibi çalışıyor."
Yerim yok. Yoksa Google'dan indirip, okurlara göstereceğim senin Unakıtan ve ailesine döşediğin o müthiş methiyeleri.
Hangimizin yandaş olup, olmadığına dair bir argümanım daha var.
Hani hatırlar mısın ben SABAH'ta henüz muhabirdim. Sen de o tarihlerde Takvim'de yazıyordun. Bu binanın 8. katındaydı odan. Bir gün tesadüf karşılaşmıştık hani. Çok mutsuzdun. Dert yanmıştın: "Benim yerim burası değil aslında. Buradan etkili olamıyorum yeterince. Benim yazmam gereken gazete SABAH. Ama Fatih Altaylı beni istemiyor oraya."
Sonra bir gün TMSF el koydu gazeteye. Ben TMSF'nin yönetimindeki gazetede çalışamadım mesela. Üstelik de Ahmet Ertürk ve o dönem SABAH'taki birçok yönetici memleketlim olmasına rağmen.
Çok mutsuzdum ve bir gün bile çıkıp, "Ahhh hemşerim. Bana sahip çık lütfen" demeden çektim gittim. Onurumu ayaklar altına almadım.
Peki sen ne yaptın?
Ciner'in eli ayağı çekilip, gazete TMSF'nin eline geçer geçmez doğruca başbakanlığın yolunu tuttun! Öyle değil mi? Bütün ilişkilerini seferber ettin. Adamları usandırdın! Ahmet Ertürk ne dermiş o tarihlerde yakınlarına biliyor musun: "Bıktım şu kadından yahu! Verin şuna SABAH'tan bir köşe de düşsün yakamızdan!"
Neyse...
TMSF'li günlerde çok mutluydun ilk başta. Çünkü her zamanki gibi atını koşturuyordun.
Ama sonra SABAH gerçek bir patrona devroldu. Bu gazetenin bugünkü yöneticileri geldi işin başına. Eski bir medya patronun eşi olmandan mı yoksa kendini kıymetli saymandan mıdır nedir bilemiyorum, senin en büyük keyfin ve emelin her daim yazdığın gazetenin tepe yöneticileri ile yakın ilişkide bulunmaktır!
Ama bir de baktın ki bu ekip senin dişine göre değil! Bunlar öyle senin bir telefonunla akşam evindeki davete koştura koştura gelecek, her aradığında sana "Alloooo..." diyecek adamlar değil!
Ondan sonra başladın yaygara koparmaya.
Birden Aydın Doğan ve ailesinin aşkı depreşti sende. "Bakın ben buradan ilan ediyorum işte. Siz 2009'un mağdurusunuz" falan deyip yanaştın da yanaştın adamlara. Üstelik de bu gazeteyi kullanarak.
"N'oluyor?" diyenlere de, "Ayyy objektif bakıyorum" diyerek caka sattın. Oysa senin asıl derdin objektiflik filan değil, sadece durumun gerektirdiği şekilde pozisyon almaktı!
Hepimiz o yazıları yazmaktaki tek derdinin, torpille ele geçirdiğin ve fakat mutsuz olduğun SABAH'taki bu köşeden bir an evvel gitmek olduğunu biliyoruz!
Bana saldırdığın ve benim tek niyetimin, "Niye onlara var? Niye bana yok?" olduğunu yazdığın o ağır hakaretinin satır aralarında bile bu mesaj gizli. "Ayyy bak Ahmet nasıl çaktım kıza! Söyle Aydın Bey'e bana da senin dükkâna yakın bir yerlerden dükkân versin..."
Şimdi. Biliyorsun ki, bugün aslında benim yazı günüm filan değil! Ama senin cuma günü ettiğin o ağır hakarete ve iftiraya karşılık bir cevap hakkı istedim gazete yönetiminden. Sağ olsun onlar da uygun gördü.
O nedenle uzatmayıp, meseleye noktayı koyayım...
"Yandaş" sözü senin kulağına tanıdık, sıradan ve hoş bir söz gibi gelebilir. Ama bil ki benim için bu söz ağır bir hakaret yerine geçmektedir. Çünkü ben bütün meslek hayatım boyunca kimseye yanaşmadan ya da ona buna yağdanlık yapmadan, köpekler gibi çalışarak, alnımdan ter akıtarak hayatımı kazandım! Ve hep çocuğumun kursağından geçecek ekmeğin namuslu undan pişirilmiş olmasına itina gösterdim. O yüzden bir daha sakın bana yandaş mandaş filan deme! Ettiğin anda yine beni karşında bulursun bilesin! Ve lütfen bir daha o köşede yandaş, yandaşız, yandaşlar diyerek bu gazeteye emek veren insanları çıldırtma!