Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Yaşam HT Pazar ‘Cemaat Gülen’in kontrol edemeyeceği kadar genişledi’ Kürşad Oğuz HT Pazar, Cemaat Fethullah Gülen

        KÜRŞAD OĞUZ - HT PAZAR

        koguz@haberturk.com

        Kitabının adı “Altın Nesil’in Peşinde.” “Fethullah Gülen’de Toplum, Devlet, Ahlak ve Otorite” konusunu anlatıyor. Halen Tunceli Üniversitesi’nde dersler veren Yavuz Çobanoğlu, İletişim Yayınları tarafından 2012’de yayımlanan kitabında, aslında bir süredir yaşanan iktidar-cemaat çatışmasına ışık tutuyor; belki de bilmeden. Kendisiyle bu doktora çalışmasını ve tabii gündemdeki çatışmayı konuştuk.

        Fethullah Gülen nasıl Türkiye’nin en etkili kişilerinden biri oldu?

        Bunun pek çok politik ve tarihsel nedeni var. Politik olarak, Osmanlı’dan günümüze uzanan ve İttihatçılık geleneğinin karşısında yer alan İslâmcılık geleneğinin, 1990’larla birlikte yükselen yeniden dindarlaşma ve sonucunda 2000’li yılların başından günümüze kadar uzanan bir iktidara gelme durumu söz konusu. Gülen’in ve cemaatinin tarihsel şansı da zaten, kısaca, bu yükseliş dönemine denk gelmesiyle açıklanabilir.

        Başbakan son yıllarda “Dindar Nesil” diyor. Fethullah Gülen’in “Altın Nesil”iyle AK Parti’nin “Dindar Nesil”i arasındaki fark ne?

        Aynı içeriğe referans yapan kavramlar bunlar. Zaten gelecek ile ilgili düşünsel bir kurgu yapanlar, bu gelecek tasavvurlarına ulaşılması gereken bir hedef koymazlarsa, o tasavvur “ideal olma” bakımından eksik kalır. Vaktiyle Kemalistler için hedef “muasır medeniyetler seviyesi”ydi. Nesiller bir modernleşme projesi etrafında örgütlendi. Gülen’in hedefi ise Türk-İslâm yorumunun açacağı bir yoldan ilerleyerek, bütün İslâm âlemi olarak yeniden bir “asr-ı saadet dönemi”ni yaşamak ve bunun dünyaya yayılmasını sağlamak. Böyle tasavvurları yapanların, “taşıyıcılar”a ihtiyacı vardır; bunlar da daima “gelecek nesiller” olur. Gülen’in ve Başbakan’ın “altın nesil” ile “dindar nesil” tasavvurlarının arasında içerik farkı yok. İkisi de bir “dindar toplum” projesi olan asr-ı saadeti hedefliyor, ikisi de bu dönüşümün yolunun eğitimden geçtiğini bildiği için biri yıllardır Türkiye’de (ve dünyada) okullar açıyor, diğeri iktidar imkânlarını kullanarak eğitim müfredatını sürekli değiştiriyor. Neredeyse bütün MEB yöneticilerinin ilahiyatçılardan oluşması “takdir-i ilâhî” değil herhalde. Fakat bu mühendislik uğraşları, mevcut toplumu değişim karşısında sabitleme düşüncesine ulaştığı için kendi zeminini kaybetme tehlikesini yaşıyor. Birkaç nesil yok yere tüm enerjisini buna harcıyor.

        Cemaat son yıllarda bu toplum tasavvurunu hayata geçirmek için siyasallaştı mı?

        Cemaat her dönemde siyasaldı. 1980’lerde İzmir Buca’da yaz kampları düzenleyen Gülen ve takipçileri, yavrukurt faaliyeti mi yapıyorlardı? Yapılan faaliyetin içeriğinde din varsa, bunu politik saymayacak mıyız? Bizatihi dinin bir toplum projesine dönüştürülmeye çalışılması, politiktir, ideolojiktir. Bu bakımdan, cemaatin siyasallaşması ve Gülen’in toplum tasavvurunu hayata geçirme çabası, son 8-10 yıla özgü bir durum değil. Bu dönemde bir vahaya dönüşen ortam olmasaydı da cemaat bu ideal peşinde çaba harcıyor olacaktı. Fethullah Gülen’in tasavvur ettiği toplum, tabi ki İslâmî bir toplum. Gülen buna gönülden inanmış elitist bir İslâmcı olduğu için, onun tasarladığı toplum da İslâmî kuralların kayıtsız, şartsız uygulandığı bir toplumsal içerik taşıyor. Bütün sorunların İslâmî kurallar ve bakış açısıyla yorumlandığı bu toplumda, adalet, huzur ve güven en temel vaatler şeklinde sivriliyor. Bu açıdan baktığımızda, modernitenin insanlar üzerinde un ufak olan ve travmatik yaralar bırakan vaatlerinin, Gülen’in toplum tasavvurunda İslâmî içerikle yeniden düzenlenip sunulduğunu görüyoruz.

        “GÜLEN, DEVLETE İTAATTEN SAPMAZ”

        Cemaat, yargı ve poliste “paralel devlet” olacak kadar ilerledi mi? Yoksa hareketin temsilcilerinin söylediği gibi “yargıda ve poliste Gülen’e sempati duyanlar olabilir” diye düşünmek mi lâzım?

        “Paralel devlet” lafı, çok pozisyonel bir kelime. Sizi bir tarafta yer almaya zorunlu kılan sinsi bir yanı var. Buradaki mevzu, kabaca, bir süre iktidarı (ve toplumsal rantı) paylaşan iki kesimden politik güce sahip olanın, artık diğerine ihtiyaç duymaması hatta diğerini “tehdit” olarak görmesi neticesinde ortaya çıkan politik bir mücadele. Bu mücadelede de politik gücü elinde tutan kesim, diğerini ötekileştirmek için “paralel devlet” gibi ayrıştırıcı ve insanların pozisyon almasını gerektirici bir ayrıma gidiyor. İktidar 12 yıllık geçmişinde, gerilim dönemlerinde böyle ikili ayrımları sıkça yaptı. “Yüzde 50’yi evde zor tutuyorum” gibi. Birincisi ne kadar sizi bir pozisyon almaya zorluyorsa, ikinci soru da bir o kadar bunu gizleyerek yapan bir içeriğe sahip. O zaman bu soruya, başka sorularla karşılık vermek gerekiyor: Yargıda ve poliste, Gülen’e veya cemaate sempati duyanlar, nasıl böylesine özel mevkilere gelebilmişler? Mesela aynı mevkilere sosyalistler, Kürtler ya da LGBT bireyler neden gelemiyorlar? Daha da vahimi, bu mevkilere gelenler, bu sıraladığım gruplara neden sempati duymuyorlar? Amaçlanan herkesin bildiğini buğulama olsa da; konu, bu kadar basitleştirilip, empati kurulacak hâle getirilecek bir içerik taşımıyor.

        Kitapta, “Gülen düşüncesinde devlet, ilahi bir düzenin tesisi açısından ayrı öneme sahiptir. Devletten mutlaka tasdik alınmalı, yapılacak işlerde ‘Türk idaresi, hariciyesi, istihbaratı, maliyesi devlet çizgisi ile aynı çizgide olmalıdır’” diye anlatıyorsunuz. Hareket, “devlete itaat” çizgisinden saptı mı yani?

        Bahsettiklerimin hepsi ve fazlası, Gülen’in yazdığı metinlerde var. Gülen yaşadıkça, “devlete itaat” çizgisinden sapmaz. Gülen ve cemaatinin şu an devlet ya da yapısıyla ile ilgili sıkıntısı yok. Sıkıntı, Başbakan ve çevresiyle ilgili. Görünür olma konusunda isteksiz olan cemaati ayırarak söylüyorum, okumalarımdan tanıdığım kadarıyla Gülen’in Başbakan’a hiçbir zaman kanı ısınmadı; kerhen ve cemaatinin menfaatleri açısından “destek veriyormuş” gibi göründü. Mesela Gülen’in yazdıklarına baktığınızda, Başbakan’ın bahsedilen devlet adamları ve yönetici tariflerine uymadığını görürsünüz. Bu anlatımlardaki olumsuz durumlar için sanki Başbakan anlatılmakta gibidir. Keza Gülen ne Atatürk’ü ne İnönü’yü ne de başkasını eleştirdiğinde asla isim kullanmaz. Ama dikkatli okuyucular kimi kastettiğini anlar. Hakkını da teslim etmek gerekiyor, Gülen’in “kendi devleti”ni oluşturma, “paralel devlet” olma gibi bir ideali de yok. Bu, fikriyatına aykırı. Onun derdi, önemli mevkilerin İslâm’a bağlı, inançlı kişilerce doldurulmasıydı. Bu kişiler cemaate mensup olurlarsa, daha güzeli düşünülemezdi. Bu yüzden Gülen, 1980’lerde cemaat mensuplarına “vali, kaymakam, emniyet müdürü olun” derkenki pozisyonunu koruyor. O nesil, 2000’lerde bu hayali gerçekleştirdi, politik iktidarın omuz vermesiyle bu mevkiler cemaat mensuplarınca bir bir ele geçirildi. Sıkıntı, bu mevkilerin şu an kaybedilmesinden kaynaklanıyor. Yani sorun “devletin sahipliği” değil, ki en son Gülen Cumhurbaşkanı’na yazdığı mektupta “kamu kuruluşlarında girişte sıkıntı yaşandığı söyleniyor” diyerek, tam da fikriyatına uygun biçimde bunu itiraf etti.

        “GÜLEN’İN CEMAATİ KONTROLÜ ASGARİ”

        Peki Gülen sonrası cemaat ve tavrı ne olur?

        Yerine kimin geçeceğine dair ufak da olsa bir sarsıntı geçireceği kesin. Fakat, cemaat kaldığı yerden devam eder. Neticede bir cemaat önderi yazdıklarını ve kayıtlarını geride bir miras olarak bırakır. Birileri bunları sahiplenir, başka birileri farklı bir yorum getirerek, o gruptan ayrılır. Yani Said-i Nursî’den sonra ne olduysa o olur. Cemaat, günümüzde tek merkezden kontrol edilemeyecek kadar genişlemiş durumda. Gülen’in bu kontrolü “önder” koltuğunda oturmasına rağmen asgarî düzeyde başardığına inanıyorum. Bu sebeple Gülen sonrası ayrışmalar kaçınılmaz gibi. Cemaatin tavrında ise bir değişiklik olmaz. Başbakan hariç kim gelirse gelsin, arayı bulmaya çalışacaklardır. Çünkü cemaatin bir siyasî mücadele tarihi yok, bütün geçmişleri “kendilerine dokunulmaması” üzerine kurulu dönemsel ittifaklardan oluşuyor. Ben Gülen’in bu olan bitenden çok rahatsız olduğunu ve içinden “devletin yıpratılmaması gerektiğini” geçirdiğini düşünüyorum. Ama dediğim gibi hem Gülen yaşlandı hem de cemaat Gülen’in bile bazı açılardan kontrol edemeyeceği kadar genişledi.

        Cemaat uzun yıllar aydınlar tarafından STK olarak görüldü. Bu doğru muydu?

        Yıllarca Gülen Hareketi kendisini “hizmet” üzerinden kurduğu bir anlam hâlesiyle efsunlaştırılmış şekilde, “sivil toplum kuruluşu” olarak ifade etti. Epeyce kişi de bunu böyle gördü ve kabullendi. Halbuki, sizi içerisine çeken politik, ekonomik, kültürel vb. ne kadar merkez varsa, onlara ne kadar uzaksanız, aradaki mesafe ne kadar fazlaysa o kadar “sivil” olursunuz. Devletin her daim yanında, devlet zihniyetiyle hemhal olarak, resmî yorumlarla asla ters düşmeden (Gülen’in 12 Eylül ve 28 Şubat’a verdiği destekleri anımsayalım), hatta son dönemde olduğu gibi politik iktidarla bir fiil çalışarak “sivil” olamazsınız. Dolayısıyla, ben Batılı anlamda “Türkiye’de bir STK var mı?” diye bir soruyu kendi kendime sorarken, cemaatin ne dün ne de bugün STK olduğunu söylemem mümkün gözükmüyor.

        Kitap üzerinde çalışırken AK Parti ve Gülen Hareketi’nin çatışacağı aklınıza geldi mi hiç? Temel ayrılık noktası ne oldu? Dershaneler kadar basit mi mesele?

        Siyasette nasıl ki ittifaklar ve dostluklar ebedî değilse, husumetler de öyledir. Bu ittifak hiçbir zaman sağlam zeminler üzerine kurulmamıştı. Gülen’in Erdoğan’ı kerhen desteklediğini söyledim, çünkü yan yana görünmek iki kesimin de menfaatineydi. Ama gün geldi kaçınılmaz viraja girildi. “Temel ayrılık noktası” burada düğümleniyor. Siyaset, toplumsal fazlanın (artık değer) nasıl paylaşılacağı ve nasıl dağıtılacağının denetimi üzerinde düğümlenen iktidar mücadelesidir. Yaşanan husumetin esas sebebi, seçimle iktidara gelen tarafın diğer ortağa bundan böyle artık değerden pay vermeme seçeneğini tercih etmesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü artık değeri paylaşanların sayısının artması demek, payın azalması demektir ve buralarda yapılacak bir tasfiye, paylaşımdan pay kapacak yeni aktörlere yer açmak, onların desteğini almak, alt kadroların motivasyonunu sağlamak anlamına gelecektir. İktidar partisinin kendi destekçileri tarafından ihale, kadro, makam, mevki, iş vb. isteği için yukarıya yönelik baskılar, cemaat kadrolarının uzaklaştırılması ile azaltılmış olacak. Dershane meselesinin kendi başına bunca gürültüye yol açtığını düşünmek, bir Sırp milliyetçisinin Avusturya-Macaristan veliahtını öldürerek I. Dünya Savaşı’na yol açtığını düşünmekle eşdeğerdir. Özel örnekler, konuyu basitleştirip gizler, bunlara takılmamak gerek.

        İplerin tamamen koptuğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa sular durulur mu?

        Muhafazakâr ekolde husumetler olduğunda bir “büyük abi” araya girer, tarafları köşelerine çeker ve nasihatler eşliğinde mücadeleyi sonlandırır. Gülen’in yazdığı mektubun muhatabına baktığımızda, “büyük abi” olarak Cumhurbaşkanı’nın seçildiğini görüyoruz. Fakat bu kez durum epey farklı. Birincisi, taraflar artık muhalefette değil iktidardalar ve göz önündeler. İkincisi, özellikle 17 Aralık’tan sonra mevcut çizikler epey derinleşti. Yine de bütün bunlara rağmen iki tarafın bir süre sonra kılıçlarını kınına sokacağını düşünüyorum ama bu asla birbirlerini sevecekleri, barışacakları anlamını taşımıyor. Bir kere özellikle 1950’ye kadarki CHP iktidarı ve sonraki dönemlerde bu bölüşümden uzak bırakılmış, son 12 yılda ise bu nemadan önemli paylar alarak gelişmiş büyük bir kitle var. Bunlar önlerine geldiğini düşündükleri “tarihsel şansı” asla kaçırmak istemeyecekleri için, yukarıya “sulh çağrısı” yapacaklardır. Fakat tepede yani Gülen ve Erdoğan arasında barış bekleyenler için haberler kötü. Bu barış hiç olmayacak ve iki tarafın da planı esasen “Gülen sonrası” ve “Erdoğan sonrası” hesaplarına dayanıyor.

        “ÖCALAN’LA MASAYA OTURULMASINA TEPKİLİ”

        Gülen Hareketi’nin daha evrensel ve laik, AK Parti iktidarının ise yerel ve Sünni İslam’a yakın olduğunu; farkın bu olduğunu söyleyenler var. Ne dersiniz?

        Tüm bunlar, bir kesimi aklama, diğerini kötüleme üzerine kurulu tuzaklar. Gülen ve AKP’nin İslâm yorumu arasında fark yok. AKP’nin iktidar olduğu yıl Gülen üzerine doktora çalışmama başladığımda ve sonrasında iktidar partisinin söylemlerinin, bire bir Gülen metinlerinden çıkmış fikirler olduğunu düşündüren pek çok örneğe rastladım. Siyasi anlamda ise iki taraf arasındaki temel ayrımın Kürt meselesi etrafında gelişen barış süreci olduğu herkesin malumu.

        Gülen Hareketi barış sürecine veya Kürt sorununa olumsuz mu yaklaşıyor? Gülen, Kürtçe eğitim olmadığı için iktidarı suçlamıştı yakın dönemde…

        Hükümet ile cemaatin Kürt politikalarının farklı olduğunu çoktandır biliyoruz. Gülen anadilde eğitim gibi konularda muhafazakâr Kürtler’e sempatik gelebilecek çıkışlar yapsa da, Gülen ve cemaati esasen Öcalan ve PKK ile masaya oturulmasına tepkili. Asıl ayrışma noktası ve “barış süreci”ne olumsuz yaklaşmalarının temel sebebi bu. Gülen fikriyatında bu görüşmeler, “devletin itibarının zedelenmesi” anlamını taşıyor. “Devlet halkına el vermelidir” ama “terör örgütüne asla” düşüncesindeler. Gülen ve cemaat, anadilde eğitimin yanında birtakım başka haklar verilerek, Öcalan ve PKK’sız bir “barış” peşinde koşuyor. Oysa bu gibi “bölgenin gönlünü kazanma” politikaları dönemi çoktan bitti.

        Gülen Hareketi’nin ABD ve İsrail ile iyi ilişkileri; iktidarla ayrışmasında ne kadar önemli ve anlamlı sizce?

        Gülen’in “ABD ve İsrail ile iyi ilişkilere sahip” olduğunu kim söylüyor? Bu iki ülke konjonktüre göre davranır. İyi biliyorum, Gülen Amerikan kapitalist sistemindeki işleyişin hayranıdır, onun kapitalizm ile sıkıntısı yoktur ama günlük hayata yani kültürel olana geldiğimizde, Gülen birden orada yozlaşma, kültür emperyalizmi, Haçlı Seferleri görerek asli köklerine döner. İktidarla ipleri geren Mavi Marmara olayından sonra “İsrail Hükümeti’nden izin alınmasına” dair söyledikleri ise tipik Gülen düşüncesinden izler taşır. Çünkü Gülen, hangi coğrafyaya giderse gitsin, oradaki iktidara ters gelebilecek ilişkiler kurmaktan itinayla kaçınır. Sık verdiği bir örnekte, Doğu Türkistan’da okul açabilme imkânları olmasına rağmen “Çin Hükümeti rahatsız olur” düşüncesiyle vazgeçtiklerini ifade eder. Cemaat ile hükümetin arasındaki çekişmenin temel nedeni, daha önce söylediklerim ve Kuzey Irak’taki bölüşümden pay kapma mücadelesidir. Diğer çatlaklar talîdir.

        Cemaat ve hükümet Kuzey Irak’ta pay kapma mücadelesinde mi yani?

        Çok az kişi farkında ama Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nde müthiş bir dönüşüm yaşanıyor. Küresel ve yerel sermaye hem petrolden hem de ülkenin inşaat ve altyapı rantından pay alma mücadelesindeler. İhaleleri alanı ihya edecek rakamlar söz konusu. Hükümetin gözü de aynı pastada, üstelik kendi alacağı payı artık cemaatin işadamlarıyla paylaşmak niyetinde değil.

        “KADINLAR HİYERARŞİDE EN ALTTA”

        Cemaatte bir genç nesil - yaşlı nesil çatışması var mı? Gençler daha sert ve iktidarla uzlaşmaya karşı gibi sanki…

        Cemaat, otoritenin aşağıdan yukarıya doğru arttığı bir hiyerarşiye sahip. Bu nedenle gençler “abi” ve “ablalar”ına karşı açık bir çatışma yaşayamazlar. Böyle bir çatışmanın, önce uyarı, ailesine şikâyet, ev değiştirme ve sonunda da cemaatten çıkarmaya kadar giden yaptırımları kapsadığını herkes bilir. Cemaat bunları göze alabilecek kişilerden oluşmuş bir yapı değildir.

        Yani Gülen Cemaati’nde “bireysel hareket alanı” yok mu?

        Oldukça sınırlı, bunu neden bu kadar net biçimde söylüyorum, çünkü, cemaat denilen yapı öyle bireyselliğin sıkıntısız yaşandığı bir özelliğe sahip bulunmuyor. Yani bir sanat kulübü falan olduğunu düşünmüyoruz herhalde… Cemaat içerisinde ufak tefek bireysel hareket alanları (kişisel cep telefonları, bilgisayarlar, gizli arkadaşlıklar vb.) olsa da, özellikle gençler üzerinde büyük bir kontrol var. Doğal olarak yaş ilerleyip, yerleşilen mevkiler yükseldikçe, hareket alanları da genişliyor. Fakat özellikle belirtilmeli ki, kadınlar cemaat içinde bu bireysel hareket alanlarına sahip olma konusunda en az hakka sahip kesim ve hiyerarşinin altlarında yer alıyorlar.

        “İKİNCİ GÜLEN OLMAZ, ÇÖZÜLME OLUR”

        Gülen sonrasında, cemaatte ikinci bir Gülen çıkar mı?

        Söz konusu olamaz. “Kurucu önder”i kimse aşamaz. Gülen kendinden sonrası için mutlaka birini hazırlıyordur ama bu “biri” cemaat tarafından kabul görür mü, bilemeyiz. Bu kadar genişlemiş bir yapının “tek önder” sonrası birkaç parçaya bölünme ihtimali de, dağılıp küçülme ihtimali de var. Çünkü bu yapıyı ayakta tutan temel şey, sanıldığı gibi inanç veya hizmet değil. Asıl olarak cemaat farklı menfaatler etrafında kümelenmiş bir birliktelik. Hemen herkes ağırlığınca bir istikbal peşinde. Cemaat mensupları görünür olmadıklarına göre, menfaatler ortadan kalktığı veya bu ihtimal ufukta göründüğü zaman bir motivasyon kaybı arkasından gelecektir. Bu da çözülme demektir.

        “AKP OY POTANSİYELİNİ KORUYOR”

        Cemaatin tabanı seçimlerde yekpare hareket eder mi? AK Parti ne kadar etkilenir?

        Cemaat seçimlerde yekpare hareket edemez. Alternatif bir seçeneği de yok. Erdoğan iki yıl önce kendi açısından iyi bir manevrayla HAS Parti’yi bünyesine katarak o seçeneği ortadan kaldırdı.

        Cemaat kime oy verir? “AK Parti’den başka oy verecek partileri yok” mu?

        Cemaat tabanında ve özellikle yerlerinden edilmemiş, bu mevkilere uzak genç kesimde AKP oy potansiyelini önemli oranda koruyor. Sıkıntı bunların dışındakilerde. Cemaate oy potansiyeli, seçimlerde müttefik şeklinde bakmak, cemaat kadrolarının hukuk, bürokrasi vb. içerisindeki gücünü gizlemek anlamına gelir. Seçimler geçecek fakat kadrolar orada duruyor ve yerlerinden edilmiş pek çoğu İdarî Mahkemeler yoluyla geri dönecekler.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ