Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BİR avuç filmle büyük usta olarak anılabilmek... Geride kuşaktan kuşağa aktarılacak sağlam bir isim bırakabilmek... 28 Eylül’de New York’ta hayatını kaybeden ABD’li film yönetmeni Arthur Penn‘den söz ediyorum.

        60’lı yılların sonunda televizyonun nispeten özgür ve daha yaratıcı ortamından gelen ve Hollywood’u değiştiren genç yönetmenlerden biriydi.

        1967 tarihli “Bonnie ve Clyde“ı kim unutabilir? Sinema tarihinin en esin verici filmlerinden birisidir. Bu filmin satır aralarından kim bilir kaç tane film çıkmıştır? Asla özdeşleşemeyeceğimiz o iki anti-kahraman, Amerikan sinemasının orta yerine bir bomba gibi düşmüşlerdi. Suç işleyerek birer “medya starı” oluveren ve bunun tadını çıkarmaya çalışan Clyde (Warren Beatty) ve sevgilisi Bonnie (Faye Dunaway), “büyük buhran”larından birini geçiren kapitalizmin öteki yüzü olarak belleklerimizdeki yerlerini aldılar. Final anlamlıydı. Onları yargılamayı değil, pusu kurarak, kurşun yağmuruna tutarak ölü ele geçirmeyi tercih eden devlet; suç ve suçlulukla yüzleşmekten kaçınıyor, sadece acımasız kudretini göstermeyi yeğliyordu. Penn, iki suçluyu gerektiğinde kahraman yapan, gerektiğinde katledilmelerine onay veren toplumun ikiyüzlülüğünü de deşifre ediyordu.

        Dustin Hoffman‘ın görmelere seza bir kompozisyon çizdiği “Küçük Dev Adam”da (Little Big Man) ise aynı ikiyüzlülüğün çok daha vahim sonuçlarını cesaretle ele aldı Arthur Penn. Kuzey Amerika yerlilerinin devlet tarafından sistematik olarak acımasızca yok edilişini bir tür anti-epik halinde gösterdi.

        Daha az bilinen filmlerinden biri olan ve Türkiye’de “Bozgun” adıyla gösterilen “The Missouri Breaks” (1975) de bir tür anti western’di. Penn, Marlon Brando gibi bir oyuncuyu kullanarak yine bir anti kahraman yaratıyor ve klasik western’in klişelerini ters çeviriyordu.

        ‘EĞLENCE SİNEMASI’ YAPMADI

        Asıl başyapıtlarının gölgesinde kalan “Alice’s Restaurant” (1969), “Night Moves” (1975), “Target” (1985) gibi diğer filmlerinde de hep belirli bir seviyeyi korumayı, anlamlı bir şeyler söylemeyi başardı.

        1980’lerin başından itibaren Hollywood başka yönlere doğru ilerlerken, yükselen yeni muhafazakâr değerler ve genç kuşağa hitap eden eğlence sineması ile uyum sağlayamadı. Bir süre sonra tümüyle köşesinde oturmayı tercih eder oldu. Galiba iyi de yaptı. Adını manasız birtakım Hollywood filmleri için bir marka olarak kullandırmadı. Böylece sinemasının saflığını korudu, düşüncelerine ihanet etmedi. Yıllar önce İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale jüri başkanlığı yaparken şahit olduğum o incelikli, beyefendi tavrıyla, Spielberg‘ün filmlerini sevdiğini ama öyle filmler yapamadığını söylemişti bir keresinde.

        1960’lı yılların özgürlükçü, muhalif değerlerini simgeleyen başyapıtlarıyla sinema tarihinde derin bir iz bırakan Arthur Penn, 88 yaşında aramızdan ayrılıp gitti. Artık filmleriyle yaşayacak...

        Diğer Yazılar