Bu toprak benim, senin değil!
Burası 73 milyonluk ülke.
Ama hemen hiç kimsenin “kendi ülkesi” 73 milyon kişilik değil. Hemen hiç kimsenin gönlünde “73 milyonluk ülke”ye yer yok.
Hemen hiç kimse 73 milyonu da “kendinden” saymıyor. Hemen hiç kimse “kendinden farklı” olanı aynı derecede vatandaş görmüyor.
***
Muhtemelen, “tam zamanında, tam manasıyla” iç savaşlar yaşamamanın sonucu: Böyle daimi, taksit taksit, kimi çok kanlı, kimi hep heyecanlı “iç savaşçıklar”dan bir türlü çıkamamak.
Çok daha önce belki, hiç değilse geçen yüzyıl, “çatışmalarla uzlaşmaya varılmış” olabilecekken; dini, etnik her mesele, boyuna, enine, verevine kesip bölüyor.
Hala “darbe anayasası” var.
Ne kadar değişse de, ne kadar yontulsa da, “herkesin anayasası” olmaktan aciz.
Çünkü, herkesin kalbinde herkese yer yok!
***
Belki sorunun bir kaynağı da şu:
Kendini kandırmak. Çocukları kandırmak. Toplumu kandırmak. İllüzyon!
“Hepimizin aynı. Hepimizin bir. Tek vücut, tek yürek, tek tip” olduğuna dair.
Bunu öyle belleten öğretim. İster laik sıralar, ister rahle-i tedrisat; tefekkürden uzak ezbercilik, dogmacılık.
“Birlik ve beraberlik ve de bütünlük” üzerine onca hamaset!
“Yüzde 99 Müslüman”lık veya herkesin “yüzde 99” aynı olduğu, olması gerektiğine dair onca “milli, laik” müfredat, onca içtihat, onca kabahat!
Tarihin en hareketli, en bereketli, en renkli topraklarında; din ya da milliyet ve etnisite üstüne onca tek tip ceberutluğu! Onca yamuk tarih malumatfuruşluğu!
***
Oysa, ilk mektepte önemli bir hakikat ve ilkeyi kavramış olsaydık…
Ruhumuz daha huzurlu, birbirimize karşı daha hakkaniyetli olabilir; temel ilkelerde uzlaşılmış siyaset de anayasa da doğurabilirdik.
O hakikat, kimsenin kimseyle aynı olmak, aynı düşünmek, aynı inanca ve o inancın aynı derecesine sahip olmak zorunda bulunmadığı idi.
O ilke, herkesin temel hak ve özgürlüklere sahip; bir ötekinin hak ve özgürlüğüne saygıya mecbur ve onların varlığına da muhtaç olduğu idi.
***
Kağıt üstünde, darbe anayasası bile ıkına sıkına öyle şeyler terennüm ediyor.
Sorun bizim içimizde. Sorun kendi vicdanımız ve kalbimizde.
Bize en çok “düşmanlar”ı öğrettiler. Bütün tarihimiz ya düşman yenmek ya da düşman kötülüğüne maruz kalmaktan ibaret oldu!
Dıştakiler yetmedi; en çok “iç düşmanlar” üstüne “milli belgeler” hazırlandı. “Hainler” kuşak kuşak yığıldı!
“Okumak, konuşmak, itiraz, kendi olmak” yasaklandı, cezalandırıldı, ayıplandı.
***
Bugün özgürlükçü kesilenlerin çoğu aynı kültürden.
İster rejim ve özgürlükler elden gidiyor diye feryat eden olsun…
İster demokrasi ve özgürlüklerden çok bahseden olsun.
Esas “birlik ve beraberlik”, hepsinin aynı hamurdan olmasında… “Aynı ülke vatandaşları” olmayı kabul edememekte “birlik ve beraberlik” !
***
O yüzden, “türban” yine aynı yerden kesiyor.
Üniversitenin ilk mektep değil; özgür ve bağımsız tartışma, siyasi fikir, toplumu ve dünyayı anlama ve müdahale mekanı olduğunu kavrasak, esas “başı korkuyla bağlı” kafalar açılacak.
12 Eylül’ün YÖK düzenini bu iktidar da mülk edindi.
Yetmedi, üniversiteleri nasıl bağımlı tutarım; gençleri nasıl ehlileştirir, evcilleştiririm diye “özel güvenlik orduları” gündemde.
“Laik hocam”ın dünyası da farklı değil. Akademik özgürlükçü sanıyorsun; “farklı olan” inanca ve fikre dünyasında yer yok.
Mesele belki daha kapsamlı değişiklik:
İlkokul müfredatını dahi özgürlükçü kılabilecek; zorunlu din dersini kaldıracak; Diyanet rolünü azaltacak; başta Aleviler, farklı inanç ve ibadetlere alan açacak; bu topraklardaki dilleri tanıyacak; üniversitede “siyasi simge” dahil yasakları kaldıracak “zihniyet” değişimi.