Diller ile dilsizlik
Genelkurmay epeydir sessizdi… İnternet üstünden bozdu geçen gün.
Tam Balyoz davası başladığı gün, görünürde başka konuda, ama az “27 Nisan 2007 muhtırası” gibi.
Devrin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt da, o gün “muhtıra” diye yazdığını, sonradan “muhtıra değil” diye tashih etmişti ya… Nasılsa öyle bir içtihat var!
Genelkurmay, TBMM’ye ve topluma ait bir “tartışma”da “ben tarafım” diyor yeni bildiriyle. Yani “tartışılmasın, konuşulmasın bile” buyuruyor.
Tartışma, “iki dil”e dair. Elbet her birimiz taraf olabilir, farklı şeyler söyleriz. Nihayetinde tartışma, uzlaşma, uzlaşamama. Üstelik toplumsal ve (TBMM’de) siyasal mutabakat gerektiren çok ciddi bir konu. “Resmi dil” veya “ana dilde de eğitim hakkı” gibi farklı seviyeler mevcut.
“Birlik ve bütünlük” ve Anayasa’yla kökten ilgili. Elbette. Ama kim kendini milletin ve Meclisinin üstünde görebilir ki, “Tartışılmasın bile” diyerek!
Kimi için “birlik ve bütünlük” belki başka türlü, toplumsal çeşitlilik üstünden mutabakat ifade eder.
Aynı TBMM’nin ve Cumhuriyet’in kuruluşunda olduğu gibi!
***
Sorun şu ki… Önümüzdeki gerçeklerin farkında olmakta zorlanıyoruz.
Nefretle ama kolayca “40 bin ölümüz” derken, 30 binin “hemen hepsinin anadili Kürtçe, ölü ele geçirilen terörist” olduğunu…
10 bin şehit içinde; asker ve korucu, en çok şehidin Şırnak gibi bir ilden çıktığını…
O şehitlerin analarının dilinin, o anaların gözyaşı dilinin de, evlatlarının bayrağa sarılı tabutu önünde “Kürtçe ağıt” olduğunu…
Başörtüsünden de, bu dilden de hoşlanmasalar bile (ki hepsi topluma o kadar yabancı değil), törendeki komutanların, o tabut ve o ağıt önünde şehidi uğurladıklarını…
Esas birlik ve bütünlüğün, aynı toprakları, aynı vatanı kardeşçe paylaşmak olduğunu unutuyoruz!
Ya da bilmiyoruz.
Görmeyi, bilmeyi ve konuşmayı kabullenemiyoruz!
***
Tamam, belki en iyi “birlik ve beraberlik” formülü dünküdür, bugünküdür. Ama neden başkasını da konuşamayacağız ki!
Tarih dediğin, binlerce yıl hiçbir şeyin değişmemesi midir!
Bir düşünün, öyle olsa, o vakit hala neredeydiniz, neredeydik?
***
Ama çok tuhaf:
Genelkurmay böyle diyor ve ülkenin “demokrat” iktidarı da, kurultayda esen “sosyal demokrat” ana muhalefeti de, “iki dil, bir bavul” o yana, “dilsiz, valizsiz” kesiliyor!
Sanırsınız, muhtıra sadece muhtara!
Mebus beyler, hanımlar; size diyorlar öncelikle: Tartışılmayacak, tartışma… Konuşulmayacak, konuşma diye!
Belki de en kötüsü çok dil değil; dilsizlik, sessizlik!
Peki bunu tartışalım mı?
“Tek değişmeyen bizim kanun. Önceki yazılarınızı da okudum, size hepsinde dua ettim. Uzman Jandarma Çavuşum. Sesimizi duymamak için kulaklarını tıkayanlara, söyleyemediklerimizi kaleminizle gözlerine sokuyorsunuz. Ama değişmiyor. Çoluk çocuğum rütbemden dolayı ezik, hakir görülmeye devam ediyor.
Hukuki yardım sandığı kurup yargılanan subaylara destek isteyen en yüce, en ulu, en zeki komutanlar, bizi Güneydoğu’da operasyona gönderirken ‘aslanım, koçum’ diyor, Batı’da bir sinek, bir pislik muamelesi yapıyor. En acısı, statümden dolayı eşimin, anamın, babamın hakir görülmesi. Bu ayıbı adında Adalet olan bir iktidar da düzeltmeyecek. Bizi kimse duymasa da, hatta sizi kimse görmese de, dertlerimizde desteğinize teşekkürlerimi sunarım.”
“Uzman jandarmayım. Yüksekokul bitirdim. Hala ilköğretim mezunu maaşı alıyorum. Bize yasa, hükümet ile generallerimiz, gerisi fıs! Dünyada hiçbir kurumda böyle aşağılanma, hor görülme yok. Orduevi yasak, özlük hakkı yasak. Hakkımızı yiyen, kılını kıpırdatmayan bakan ve generallerden öbür dünyada davacıyım. Başbakanlığa hakkımız için mektup gönderdim, sağ olsun komutan 7 gün oda hapsi verdi. Savcı o, hâkim o, avukat oydu. Herhalde mutludur, 22 yıllık uzman jandarmayı, hak arıyor diye hapse attığı için. Allah’a emanet ol, iyi ki varsın, dertleri paylaşıyorsun abi.”