Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ÇİNLİ bir ailenin çocuğu olan, Fransa’da doğan ve şimdi Amerika’da yaşayan viyolonselci Yo-Yo Ma, önümüzdeki perşembe günü İstanbul’da bir konser verecek.

        Yo-Yo Ma günümüzün önde gelen çellistlerindendir, tekniği ve müzikalitesi herkes tarafından kabul edilir ama gösteriye ve reklama olan düşkünlüğü de gayet iyi bilinir. Klasik müziğin 1980’lerin sonundan itibaren bir show sektörü haline getirilmeye çalışılmasında rolü olan sanatçılardandır. Geleneksel repertuvarın yanısıra filmlere ve belgesellere de çalmış, dünya politikasının önemli isimleriyle, meselâ Amerika’nın eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice‘la beraber konser vermiş, arada bir Çin ve Japon müziklerini de icra etmiş ve repertuvarına yerel müzikleri de almıştır.

        Ma, birçok klasik müzik meraklısına göre Pablo Casals, Mstislav Rostropovich, Pierre Fournier yahut Maurice Gendron gibi yirminci yüzyılın önce gelen çellistlerinden ayrı bir yerdedir. Artık klasik olmaktan ziyade show dünyasının ve Amerikalıların “entertainment” dedikleri eğlence sektörünün üst kalitede çok önemli bir ismidir.

        Hürriyet’te geçen gün, Yo-Yo Ma ile İstanbul’da vereceği konser münasebetiyle yapılmış bir röportaj vardı. Ahmet Adnan Saygun‘un “Partita” isimli eserini defalarca çaldığını, hattâ Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon‘un kendisinden cenazesinde bu eseri çalmasını istediğini, Partita’ya herkesin hayran olduğunu ama sadece tek bir kişinin, Orhan Pamuk‘un beğenmediğini söylüyordu.

        “ENTERTAINMENT”, BUDUR!

        İşte, “entertainment” sektörünün son derece başarılı bir uygulaması daha: İstanbul konseri öncesinde şimdi hayatta olmayan bir Türk besteci göklere çıkartılıyor, işin içine Nobel almış olmasına rağmen kendi memleketinde tartışılan bir yazarın ismi de dahil ediliyor, röportajı okuyanlar romancı hakkında “Sen bu ülkenin zaten nesini sevdin ki?” diye ardarda yorumlar yazıyorlar ve bütün bu tartışmalardan üç gün sonra da Yo-Yo Ma‘nın İstanbul’da konseri var.

        Röportajı okuduktan sonra, Orhan Pamuk ile bir konuda ilk defa aynı görüşte olduğumu farkettim: Adnan Saygun‘un Partita’sı konusunda...

        Türkiye’deki klasik müzik çevresinin yeniden ayağa kalkacağını tahmin ederek daha açık yazayım:

        Yo-Yo Ma‘nın röportajını okuduktan sonra “Orhan Pamuk beğenmediğine göre belki de hoş birşeydir, daha önce pek dikkatli dinlememiş olabilirim” deyip Partita’ya tekrar kulak verdim. Hattâ tek bir defa değil, birkaç defa... Ama, Orhan Pamuk doğru söylemişti! Allegretto’da bizim geleneksel Segâh nağmelerinden istifadeye çalışılmıştı ama ne Segâh! Arada ilginç bir Hicaz modülasyonu vardı fakat Hicaz’ın sadece artık ikilisinin duyulduğu bir geçki... Lento ise, aman Yarabbi...

        Ve, netice: Orhan Pamuk “beğenmeme” konusunda son derece haklıydı.

        MERAK ETTİĞİM KONU

        Şimdi forumlarda, müzik dergilerinde vesair yerlerde bu yazdıklarıma her zamanki âdetleri veçhile lâf edecek olanlara peşinen söyleyeyim: Müzik, evrenseldir! Bu memleketin bestecisine olan bir eserin mutlaka beğenilmesi diye bir şart yoktur, ideoloji ve zorlama, zevke baskın çıktığı takdirde olan sanata olur!

        Unutmadan sorayım: Türkiye’nin en önemli ödüllerinden olan Vehbi Koç Ödülü, önceki hafta klasik müzik konusunda senelerden buyana çalışmalar yapan ve genç sanatçıların yetişmesi için çaba gösteren Filiz Ali‘ye verildi.

        Ödül töreninde küçük bir de konser vardı ve iki genç, zannedersem Franz Schubert‘in bir eserini çaldılar...

        Hakikaten merak ediyorum: Çok “başarılı” ve “dünya çapında” bestecilerimiz olduğu halde Türkiye’de bir klasik müzik faaliyetinin ödüllendirildiği böyle bir törende neden bu bestecilerden birinin eseri değil de tâââ 1828’de ölmüş olan Schubert çalınması tercih edildi? “Bizim dâhîlerimizden birinin eserini icra edin” demek hocalarının aklına niçin gelmedi?

        İzah buyursalar da öğrensem!

        Diğer Yazılar