Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KARANFİLİ sevmem. Çiçeklerden sanırım bir tek karanfili sevmem. Hele kırmızısı... Kürtçe, Ermenice, Türkçe ölüm demektir karanfil. Tabutun ardından atılan çiçek. Tabutların ardından yerlerde parçalanmış kırmızı yapraklar. Omuzları düşürüp eve dönmektir karanfil. Karanfil, bulunamayan, hiç aranmayan katillerdir. Hesabı sorulmamış genç ölümlerdir. Ağlamaklı, öfkeli, bağıran kalabalıklara birilerinin dağıttığı çiçektir, elinde öylece durursun bütün hayat tostoparlak olmuş kursağında. Karanfil yutkunmanın çiçeğidir. Sonra yeniden başka bir tabutun ardında "Hesap soracağız" diye bağırmanın çiçeği, "Susma! Sustukça sıra sana gelecek" demenin solmasına hiç izin verilmeyen çiçeği...

        Ertuğrul Kürkçüye Meclis'teki yeminden önce sordular:

        "Yakanızdaki karanfil rozeti ne demek?"

        O da sordu:

        "Bilmiyor musunuz?"

        Ben de soruyorum, bilmiyor musunuz? Söylediği, yazdığı, inandığı için öldürülen herkesin ardından atılan trilyonlarca karanfili, Deniz'i, Mahir'i ve yüz binlerce öldürülmüş benzerini... Karanfilin bu memlekette kimlere denk geldiğini, ne demeye geldiğini bilmiyor musunuz? Bilseniz iyi olur. Çünkü şimdi bir yol ayrımındayız. Yolumuz ayrılacak elinde karanfil tutmamışlarla. Demokrasi şenlikleri bitti, şimdi konuşmaya başlayacağız. Ve karanfilden anlamayanlara aşina değiliz...

        ULAN!

        Yıldırım Türker dün bir yazı yazdı. Radikal'in "Bebek mezara, BDP Meclis'e" manşetine söylenmesi gereken her şeyi söyledi. Aynı esnada Taraf Gazetesinde Ümit Kıvanç "Ulan ne bazı yanlışları! Kürtlere hayatı zindan ettiniz!" diyerek haklı isyanını dile getirdi. Geçen hafta demokrasi ve insan hakları neferleri olup bu hafta "Kürtlere saldırılacak! Saldır!" emrine uyan muhafazakâr-liberal (valla bilmiyorum tam olarak ne) basın ve fikir hayatı mensuplarına iki koldan çok esaslı iki cevaptı Yıldırım Türker'in ve Ümit Kıvanç'ın yazıları. Ve bana göre de nicedir zaten adı konması gereken bir ayrımın artık netleştiğinin göstergesi. Arkadaşlarının tabutlarının ardından yürüyüp karanfilden bıkmış olanlarla Türkiye'nin acılı karanfil tarihine hep seyirci kalmış ama demokrasiden, adaletten filan bahsedenler arasındaki ayrımdan söz ediyorum.

        BERBAT VE UZUN YAZ

        BDP'lilerin Meclis'te önceki gün yeminleri tarihi bir olaydı. Bunun önemli bir olay olarak, ümit var bir kilometre taşı olarak altını çizmek bile bugün cesaret gerektirdiği için pek konuşulmuyor. Ama Leyla Zana'nın onca yıllardan, onca yollardan sonra Meclis'e gelmesi, Ertuğrul Kürkçünün yakasında arkadaşlarının selamıyla yemin etmesi... Muhtemelen Türkiye kanallarında değil ama bir Fransız kanalında örneğin izleriz o tarihin belgeselini. Çünkü Ümit Kıvanç'ın yazısında dediği gibi eğer adını ağzına almazsa herkesin günahını unutacağını sanan bir memleket burası. Neyse...

        Berbat ve uzun bir yazdan sonra şimdi her şey yeniden başlıyor . Şimdi "Terörü ezip Kürt sorununu biz çözeceğiz" gibi dâhiyane, daha önce kimsenin aklına gelmemiş siyasi icadı kutsayan ve sanırım Başbakanlık Basın Bürosu'na bağlı çalışan gazeteciler, yazarlar ile başından beri Kürt meselesiyle ilgili vicdanlı tavrını korumuşlar arasındaki mücadele asıl şimdi başlıyor. Şimdi kartlar yeniden dağıtılıyor ve tarafların tavırları berraklaşıyor.

        PİS ÇELİŞKİ

        Bu süreçte ben şu çelişkiye işaret edilmesini, tekrar tekrar bu pis ikiyüzlülüğün faş edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kürt meselesinde 90'ların "çözümlerinin" sadece adlarını değiştirerek yeniden tedavüle sokanların meşrulaştırma makinası olarak çalışan basın ve fikir hayat mensupları aynı şeyi yapıp duruyorlar. "PKK Kürtleri temsil etmiyor" cümlesini dillerinden düşürmüyorlar ama aynı anda PKK kanlı eylemlerinden birini yaptığı zaman "PKK Kürtleri utandırdı" diyorlar. Ürettikleri bütün söylem ve politika bu ikiyüzlülük üzerinde duruyor. Tekraren sorup altlarından kilimi çekmek lazım: Bu örgüt Kürtleri temsil ediyor mu, etmiyor mu? Temsil etmiyorsa Kürtler neden utansın ve nur içinde yatsın, meleklerle uyusun öldürülen bebekle BDP'lilerin ne alakası var? Bu birincisi.

        İkincisi de şu: Hükümetin benimsediği "Terörü ezeceğiz, sonra konuşacağız" politikasının ekranlardaki pazarlamasından sorumlu yazı ve fikir insanları bundan böyle militer olarak yapılanların kendilerini temsil ettiğini söylemiş oluyorlar. Altına girdikleri yükün farkındalar mı? Bundan sonraki Ceylan Önkol'dan, Uğur Kaymazdan onlar sorumlu olacak. Ben sorumlu tutarım. Ordu da onları utandırır yani ya da özel güvenlik bilmemneleri onların yüzünü kızartır. Karanfil elimizde yine biz dururuz o tabutların arkasında, orası ayrı. Biz de işte karanfilin ustasıyız.

        Diğer Yazılar