Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Bir kesim var ki; "Bilmem ne restoranına gittim şu kadar hesap ödedim", "Bilmem ne seyahatine gittim şu kadar harcadım", "Bilmem ne kazağına şu kadar para verdim" diye konuşmaya bayılır.

        Hatta bir kesimin sohbete, sadece harcadığı para-pul mevzusu ile başladığı da doğrudur. Hatta günümüzde yine bir kesim sadece; ne kadar para harcadığın ile seni görgülü, okumuş ve kültürlü görüp bir yere koyuyor. Saygı gösteriyor. Eğer para harcamıyorsan sen bir hiçsin. Eğitimin, görgün, ailen, saygınlığın bir hiç.

        Paran varsa bazıları için değerlisin. Bitti.

        Evet evet yanlış okumuyorsunuz.

        Eğer çok para harcıyorsanız sizi adam yerine koyuyor bazı beyinsizler. Yani o parayı nasıl harcadığınız ile ilgilenmiyorlar. Kötü müsün, iyi misin! Onunla da ilgilenmiyorlar. Eğer marka kıyafetler giyiyor, lüks yerlerde tatil yapıyor, lüks restoranlarda yemek yiyorsan sen süpersin. Yani kötü olman, kaba-saba davranıyor olman ya da eşine, dostuna taciz, şiddet gösteriyorsan saygı falan duymuyorlar. Yalancıysan, milletin arkasından sürekli iftira atıyorsan hiç ilgilenmiyorlar. Eğer zengin ve özellikle marka kıyafet giyiyorsan sen süpersin; o kadar!!!

        Bakın gerçekten hiç abartmıyorum. Son yıllarla böyle tipler var. Parası olana koşulsuz tapıyor.

        Yani o derece ödediğin para-pul önemli. O yüzdendir ki, 10 gündür şu meşhur Nusret'te ödenen 3 milyon 100 bin TL'lik adisyonu hala dillerde. Ki ben hiç üstünde durmayacaktım bile.

        REKLAM

        Çünkü bu konulardan bıktım. Milletin sadece marka, para, pul ile ilgilenmesinden baydım.

        Çünkü genelde hep hesabı ödeyen kişi paylaşır. Çünkü konuşulmak hoşuna gider. Sonrasında, "O hesabı ben ödedim" diye çevresine hava atacak ya!!! Fakat bu kez mekanın sahibi Nusret'in kendisi paylaştı adisyonu. Çünkü akıllı. Şimdi daha da bir merak uyandırdı mekanı. Çünkü millet Nusret'ten el ayak çekmeye başlamış, sıkılmıştı yine rotalarına aldı mekanı. Şimdi de havaya meraklı kesim, "Bak kaç milyon hesap ödenen yerde ben de, yemek yedim" demek için bile gidecek yine restorana.

        Öyle manyaklık derecelerine ulaştı bu sistem. Abartmıyorum. Hele ki sosyal medyada, "Oradaydım" demek için yapacaklar bunu. Düşünün.

        Nusret'in 3 milyon 100 bin TL'lik hesabına bakarken yedi şişe dünyanın en pahalı şaraplarından birini görünce bakmayı bıraktım.

        Altın suyuna batırılmış etleri görünce de bıraktım. Hatta, "Offf yaa" falan dedim.

        Sadece dokuz şişe suya 2 bin TL yazılmış ona acıdım.

        Böyle saçmalık mı olur Allah aşkına!!! İşte gerçekten orada bir kez daha isyan ettim.

        Hayatımda bir kez Nusret'e o da, daha bu işlere yeni girdiği zaman, açılışında gidip ondan sonra kapısından bile geçmedim. Et sevmediğimden tercih etmedim. Ancak bu kadar fiyatlara yine tercih etmezdim.

        Nusret'in başarısını alkışlamıyor muyum? Hem de ayakta alkışlıyorum.

        Gerçek bir başarı öyküsüdür. Şu yaptığı hareket bile.. Asla lafım yok.

        Nerede aynı fiyatlar var ki!!!

        Nerede aynı fiyatlar var ki!!!
        0:00 / 0:00

        Nusret'in adisyonundaki dokuz şişe suya 2 bin TL ödendiğini duyunca ayrıca neden isyan ettiğimi örnekle anlatayım isterseniz.

        Ben yıllardır su, kahve, çay gibi içeceklerin semtlere ve restoranlara göre değişkenlik göstermesine isyan edenlerdenim. Bakın önceki gün Ata Demirer'in attığı şu tivite dikkat kesilmenizi istiyorum.

        Ata Demirer; "İstanbul sokaklarında nar suyu içmek isterseniz Pangaltı'da 20, Karaköy'de 65, Eminönü'nde 60-70. Nasıl? Neden? Niçin? Neye göre falan... Hiç denemeyin bu sorular faydasız" demiş.

        Haksız mı?

        Yıllardır bu konuyu yazıyoruz, çiziyoruz.

        Hatta bunlar üzerinde haberler yapılıyor. Ama yok...

        Asla bunlarla ilgili gerekli cezalar, yasalar gelmiyor. Millet kafasına göre fiyat koyuyor.

        Klasik isyan... Sonuç var mı? Yok!!!

        Hıncal Uluç

        Hıncal Uluç
        0:00 / 0:00

        Hayatım boyunca ölenin arkasından konuşmadım. Laf da söylemedim.

        Benim edebim, saygım, aile görgüm buna izin vermiyor. Söyleyenleri de tasvip etmiyorum.

        Ancak bir gerçek var ki, göklere de çıkartamayacağım.

        Gazeteci Hıncal Uluç'u kaybettik. Çoğu insan, Defne Joy Foster'in ölümünden sonra yazdığı yazıdan dolayı kızgın ve ölümüne sevinmiş naralar atıyor. Elbet onlardan değilim. Tabii ki, yazdığı yazıyı asla tasvip etmiyorum. Ancak naralarda atmayacağım.

        Mesela benim dikkatimi çeken 90'larda günümüze birçok gazeteci arkadaşım, "Abim, dostum, bana çok yardımı oldu, bana çok şey öğretti" bla bla gibi cümleler kuruyor.

        Şahsen ben bunların hiç birini söyleyemem.

        Bana ne abilik yaptı, ne de çok şey öğretti. Öyle bir hatıram yok. Ki kendisiyle uzun süre aynı katta, hatta 90'larda çıkan Şamdan Dergisi'nin Pizzazz sayfasında çalıştık. Şöyle ki; Hıncal Uluç o sayfayı yapıyordu ve ben de her hafta fotoğraflar, büyüteç ve ışıklı masa ile odasına gidiyordum. Her hafta... Bakın uzun bir zaman dilimi üstelik.

        Yani o zaman zarfında benim hayrıma olacak bir dostane tavır görseydim belki alkış tutardım.

        O yüzdendir ki, siyaset, futbol gibi birçok alanda bir devrin kapanması gerektiğine inanmadığım için basında da kapanması gerektiğini düşünüyorum.

        Allah rahmet eylesin...

        Diğer Yazılar