Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ORTADOĞU’da bir oyun oynandığı açık.

        Oyunu kuran ABD.

        Aslına bakarsanız oyun sadece Ortadoğu’da oynanmıyor.

        20. yüzyılın başında sınırları İngilizler tarafından çizilen neresi varsa, orada mutlaka bir kargaşa var.

        Ortadoğu’da sınırları İngilizler çizdi.

        O gün bugündür huzur yok.

        İngilizler bugün İsrail olan bölgeden çekilirken arkalarında “saatsiz bomba” bıraktı.

        O gün bugündür huzur yok.

        Afganistan-Hindistan-Pakistan sınırını çizdiler.

        O gün bugündür huzur yok.

        İngilizlerin “çizdiği” sınırların tümünün bugün dünyanın “sorunlu bölgeleri” olmasının “şans eseri” olduğunu düşünmek biraz saflık olur.

        Belli ki, etnik ve dini olarak öyle bir ayarlama yapmışlar ki, orada huzur olması imkânsız hale gelmiş.

        Kim bilir belki de “İngiliz kafasıyla” çizilmiş bu sınırları “makul” hale getirmeden bölgenin huzur bulması imkânsız.

        Aylar önce yazacağımı söylediğim ve bir türlü “yazmadığım” konuyu ucundan da olsa yazmak için belki uygun bir gün.

        Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada “as is” yani olduğu gibi kalmasının artık imkân dahilinde olmadığı görülüyor.

        Türkiye ya büyüyecek, ya küçülecek.

        İngiliz “huzursuzluk” formülünün sona erdirilmesinin tek yolu bu gibi duruyor.

        Söyleyeceklerim belki size “ters” gelebilir. Hatta bunu ABD’nin “BOP Projesi” olarak da algılayabilirsiniz ama ben yine de düşündüklerimi söyleyeyim.

        Bölgeye huzur gelmesi için Türkiye’nin “büyümesi” gerekiyor.

        Bu büyüme için Irak diye bildiğimiz ülkenin kuzeyinin ve Suriye’nin belki de tamamının “Türkiye’nin çatısı altına” girmesi gerek.

        Böyle bir yapının “üniter olması” da gerekmiyor.

        Bunun bir federasyon şeklinde olması da mümkün.

        Bunu söylerken tarihe bakarak söylüyorum.

        Bu coğrafya 2000 yılı aşkın zamanda üç imparatorluk gördü.

        Roma, Bizans ve Osmanlı.

        Üçünün de ortak özelliği şuydu: Bu coğrafyayı bir bütün olarak yönettiler.

        Bir bütün olarak yönetilmediği her dönemde bu coğrafyada sorunlar yaşandı.

        Hırgür eksik olmadı.

        Bu söylediklerimi çok uçuk, çok iddialı bulabilirsiniz.

        Ancak “gerçek anlamda özgürlükçü” bir Türkiye bu birleşimi sağlayabilir ve herkese “huzur” getirebilir.

        Not: Bu konuda tartışılacak çok şey var. Hepsini yazacağım.

        Bu Şaban bizimki değil

        "ESAD'ı değil Şaban'ı ikna edin"

        diye yazdım.

        "O da kim, ne alaka" diyenler olmuş.

        Şaban deyince herkesin aklına tek bir Şaban geldiği için olsa gerek.

        Bakın defalardır yazıyorum. Suriye'de ipler Beşar Esad'ın elinde değil diye.

        Baas ülkenin hâkimi ve BeşarEsad

        Baas'ın hâkimi değil.

        Ülkenin yönetimi aslında hâlâ baba Esad'dan kalma "ihtiyarlar heyetinde".

        Buseyna Şaban dediğim kişi de işte bu heyetin "komiseri" gibi.

        Şaban öyle herhangi bir değil.

        Genç yaşından beri Baas'ın içinde.

        Daha 10'lu yaşlarında, lise öğrencisiyken Baas'a üye olmuş.

        İngiltere'de ve ABD'de eğitim almış.

        En üst düzey üniversitelerde okumuş. 8 kitabı var. Yüzlerce makalesi.

        Arap dünyasının en önemli

        kadınlarındanbiri

        35 yaşında Dışişleri Bakanı'nın

        danışmanlığına getirilmiş.

        Dışişleri Bakanı dediğin de herhangi biri değil. Baas'ın en güçlü adamı Faruk

        El Şara.

        15 yıl bu görevi yürütmüş. 1990'larda Şara'nın Türkiye ziyareti

        sırasında yanında olduğunu hatırlıyorum.

        Buseyna Şaban'ın Baas adına evet demeyeceği herhangi bir şeyin, Esad

        "Evet" dese de gerçekleşmeyeceğini bildiğim için bunu ısrarla söylüyorum. Umarım Dışişlerimiz de bu durumun

        farkındadır.

        Güzelliklere tecavüz ediliyor

        HER yaz olduğu gibi Türk medyasının "tatil anılarını" dinliyoruz.

        Yediklerini, içtiklerini anlatıp

        duruyorlar.

        Bazılarınınki, hayli "nouveau riche"

        geliyor okurken.

        Geçen hafta ben de tatildeydim.

        Yıllardır, "Göcek'i kurtaralım. Sınırlama getirelim. Girenlerden para alalım. Aklına esen gelip aklına estiği

        kadar kalamasın" diye yazdım

        durdum.

        Geçen yıl bazı önlemler alındı ama

        uygulanmadığı için hiçbir yararı olmadı.

        Şunu açıkça söyleyeyim: Göcek artık

        bitmiştir.

        Temmuz ayı dendi mi, Göcek bir leş

        haline geliyor. Bir iki yıl içinde tamamen biter. Akdeniz'in en güzel koylarından

        birini mahvetmeyi başardık. Allah rahmet eylesin.

        Bir diğer şahane koyumuz da

        Bozburun civarıydı.

        Birkaç yıl önce popüler hale gelmeye

        başladı.

        Bu yıl orası da Göcek'in peşine takılacağını gösteriyor. Her yıl katlanarak artan tekne sayısı

        bu yıl tavan yapmış. Rüzgâr esmediği anda "leş" oluyor.

        Zaten "magazin dünyasının

        yeniyetmelerini" Bozburun'da görünce "sonun yakın olduğunu" anladım.

        Bozburun'da dolaşan bir rivayete göre de TOKİ bölgeyi "kentsel dönüşüm" alanı ilan etmiş ve bir de marina "kondurulacakmış".

        O da yapılırsa tam geçmiş olsun. Akdeüiz'e kıyısı olan "medeni

        ülkeler", bizim kıyılarımızın onda biri etmeyecek yerleri her gün "doğal

        yaşamı koruma" alanı ilan edip teknelere kapatıyor, açık olanlarda ise giriş çıkışları ücrete bağlıyor ve

        sınırlıyorlar.

        Biz ise gelecekte büyük geli kapısı

        olacak bu doğal güzellikleri "tecavüz

        ettiriyoruz".

        Türkiye'de bu işin "kıymetini bilecek tek kişi" Başbakan Erdoğan'dır.

        Yalvarıyorum buralara sahip çıksın.

        NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

        Doğaya tecavüz de suç olduğu zaman.

        Diğer Yazılar