Kalitesizliği muhafazakârlık diye yutturmayın
MURAT Bardakçı dün bir durum tespiti yapmış.
“Türkiye muhafazakârlaşmadı. Anadolu zaten muhafazakârdı. Şimdi Anadolu’daki muhafazakârlar kentlere geldiler. Dahası bir de ortaya çıkmaya, sosyal yaşama katılmaya başladılar. Görünür oldular” demiş yazısında.
Kısmen doğru bir tespit olmakla beraber, aynı oranda yanıltıcı da.
Evet, Anadolu muhafazakârdı.
Yıllar önce rahmetli Metin Oktay’la Malatya’daydık.
Melita Restoran’da akşam yemeğindeyiz.
Malatya’nın o dönem en şık lokantası. İçerisi hıncahınç dolu. Ama ilginç. Müşteriler arasında tek bir kadın yok.
Metin Oktay, garsonu çağırdı, “Oğlum, bu lokantaya hiç kadın gelmez mi?” diye sordu.
Garson, “Abi Malatya’da gece sokağa değil kadın dişi sinek bile çıkmaz” yanıtını verdi.
Murat Bardakçı’nın kastı buysa, evet doğru.
Ama kazın ayağı aslında böyle değil.
Habertürk’te rahmetli Berkant’ın hayatını anlatan bir belgesel vardı geçenlerde.
Berkant, Ankara’da bir orkestrada çalıştığı günleri anlatıyor ve şöyle diyordu:
“O zaman Ankara’da pek çok dancing vardı. Mecburen çok geniş bir repertuvar çalardık. Cazın her türlüsü, rumba, çaça, tango... Çünkü Ankara’da hem gençler hem de bu dans kulüplerine gelenler çok farklı dansları çok iyi icra ederlerdi.”
Bahsettiği yıllar 50’lerin sonu 60’lar.
Acaba Ankara’da şimdi bir tane dancing var mı?
Boşver Ankara’yı, İstanbul’da var mı?
Evde zaman zaman aile albümlerini karıştırırdım çocukken.
Annemle babamın balolarda çekilmiş fotoğrafları çıkardı arada.
İstanbul’da değil Van’da.
Kamu kurumlarına ait salonlarda düzenlenen balolarda çekilmiş, şık insanların fotoğrafları. 60’ların ilk yarısında.
Şimdi gidin Van’a, “Balo var mı?” deyin, size “Alo” derler.
Anadolu’nun pek çok yerinde durum farklı değildi.
Evet muhafazakârdı Anadolu insanı, Türk insanı, Türkiye insanı.
Ama muhafazakârlığını muhafaza ederek modernleşme çabası içindeydi.
Daha fakirdi Türkiye ama fakirliğine oranla yaşam kalitesi daha yüksekti.
Bugün olmayan bir kalite arayışı vardı.
Türkiye’nin sorunu muhafazakârlaşmakta değil.
Türkiye’nin sorunu kalitesizleşmekte.
Haklı mıyım, haksız mıyım?
SİYASET bilimci bir dostum aradı.
“Yazına hiç ama hiç katılmıyorum” diyerek.
Kastettiği yazı, “İstikrarın formülü” başlığını taşıyan ve Türkiye’de geniş kitlelerin “düşünmediğini, düşünme işini başkalarına ihale edip peşine takıldığını” söylediğim yazım.
“Nesine katılmıyorsun?” dedim.
“Doğrudur. Geniş kitleler düşünme işini başkasına havale ederler. Zaten temsili demokrasinin de özü budur. Sizden daha fazla bilgiye ve veriye sahip insanlara güvenip ülke geleceğini düşünme işini onlara havale etmeye ve sonuçlarından memnun olduğun sürece bu işi sürdürmeye demokrasi denir” dedi.
“Buna itirazım yok ama en temel ilkelerde sapmalar meydana geldiği zaman bile düşünmemeye devam edersen demokrasi nasıl işleyecek” diye terslendim.
“Bunda haklısın ama geniş kitleler sonuçlara bakar. Olayları senin kadar, benim kadar yakından izlemez. Sonucu hayatına dokunmaya başladığı zaman düşünür. Demek ki, senin dikkatini çeken sorunlar sonuç itibarıyla onların hayatlarına dokunmamış ve belki de dokunmadan geçecek. Onlar da düşünme vekâletlerini vermeye devam edecekler. Dokunursa zaten o aksiyonları yapanlar bedelini siyasi olarak ödeyecek” dedi.
Konuşmasından anladım ki, yazdıklarımı AK Parti’ye oy verenlere yönelik bir eleştiri olarak algılamış.
“Kastettiğim sadece AK Parti seçmeni değil. Türkiye’de genel olarak tavır bu. Kendini sol olarak tanımlayan seçmen, CHP’nin dünyanın hiçbir yerinde sol bir parti tarafından benimsenmeyecek tavrına sonuna kadar sahip çıkıyor. Çünkü düşünmüyor. ‘Sol böyle mi olur’ demiyor. Aynı şey hepsi için geçerli. BDP için de, MHP için de. BDP’nin seçmeni faşist politikaları, ırkçı politikaları yutuyor. MHP biraz daha tutarlı ama onlarda da aynı durum söz konusu” dedim.
“Yanılıyorsun, dünyanın her yerinde seçmen böyledir. Derine inmez. İnemez. Demokrasi geliştikçe tam aksine seçmen iyice uzaklaşır düşünmekten” dedi.
Ben de son sözümü söyledim:
“Evet, demokrasi gelişince bu tavır normal ve kabul edilebilir, zararsız olabilir. Ama demokrasi gelişmeden bu tavır gelişirse demokrasi asla gelmez.”
En kaliteli yabancı
ALEX’i dinledikçe kendisine olan hayranlığım biraz daha arttı.
Ve bir şeye karar verdim.
“8 yıl Türkiye’de kalması mucize.”
Basın toplantısında gördüğüm derinliğe, birikime, kültüre, özgüvene, mantığa sahip bir futbolcuya Türkiye’de bir kulübün 8 sene tahammül etmesi mucizedir.
Değil Fenerbahçe, hiçbir kulüp edemezdi.
Zaten Alex’in de söylediği gibi, son 4 senesi kâbus gibi geçmiş.
Adama ciddi bir mobbing uygulanmış. Özellikle de Ali Yıldırım tarafından.
Buna rağmen başı sonu belli cümleler, kırmadan dökmeden, hakaret etmeden çok net biçimde anlatılan meram.
Bu basın toplantısını izledikten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki, Alex Türkiye’ye gelmiş “en kaliteli” yabancı futbolcudur.
Fenerbahçe’ye ve Aziz Yıldırım’a, bize böyle bir futbolcuyu tanıma fırsatını verdikleri için teşekkür etmek lazım.
NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Açılımı emniyet müdürleri değil parlamento yaptığı zaman.