Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Nükleer Savaş döneminden alternatif tarih okuması yapan bir ‘X-Men’ filmi. Magneto, Profesör X ve Mystique’in hangi aşamalardan geçtiğini görmek için biçilmiş kaftan olduğuna şüphe yok ortadaki şeyin. Zira son birkaç senede artan ‘önbölüm’ geleneğinin yeni bir temsilcisi olan eserin, çizgi romanın daha önce perdede görmediğimiz sevilen diğer kahramanlarını da hikayeye dahil etmesiyle sınıfı geçtiği söylenebilir. Buna Matthew Vaughn’un yüksek beceri ile çektiği baskın, çatışma ve savaş sahneleri ile rollerine uydurulan oyuncular destek verirken, özellikle iyi-kötü ayrımının keskin yapılmadığı bir evren sunulması önemli. Zira böylece süper kahraman filmlerinin alışılageldik örgüsünün uzağında durarak ilgi odağınızı kaybetmiyor “X-Men: Birinci Sınıf”. 1960’ların Soğuk Savaş dönemine liberal bakışıyla tepki çekerse şaşırılmamalı. Ancak bir diğer taraftan da önbölüm mantığının artık böylesi uzayan ve monotonlaşan seriler için ‘ilaç format’ olduğunu ispatlamayı ihmal etmiyor. “X-Men: Birinci Sınıf” ABD’yle aynı anda yarın vizyonda!

        Marvel’in ünlü çizgi roman fenomeni, perdede 2000’lerden beri A sınıf kurmaca uyarlamaları ile temsil ediliyor. ‘X-Men’in gerçek anlamda doğru projelerle ve kitlesini ilgilendirir ürünlerle kalkındırıldığı da çok açık. Üç filmin ardından Wolverine’e özel önbölüm üretilmişti 2009’da hatırlarsınız. Şimdi ise Havok, Beast ve Emma Frost gibi çizgi romanın perdede çok görmediğimiz sevilen karakterlerinin ‘meslek’e girişlerini de ele alan bir başka önbölümle karşı karşıyayız.

        Yontulmuş iyi veya kötülerin bulunamayacağı bir uyarlama

        ‘Bu X-Men başka X-Men’ diyebiliriz rahatlıkla. Zira yönetmenlik ve senaristlik koltuğundan süper kahraman algısına kadar her şey değişmiş burada. Bizim seriden bildiğimiz kötü mutantlar-iyi mutantlar mücadelesinin ve onların insanlar ile ırksal çatışmasının merkezde olduğudur. Bu noktada da aşırı iyi ve kötü karakterler öne çıkarken, ‘içimizdeki o dışarı çıkmak isteyen güç’ün izinde görsel anlamda keyifli anlar izleriz. Bunlardan ikincisi en çeşitli ve alt okumalara açık haliyle var burada. Ancak süper kahraman filmlerinin hayranları o yontulmuş iyi veya kötüleri bulamayacak.

        “X-Men Birinci Sınıf”, Nükleer Savaş döneminde geçen bir eser. İkinci filmde de gördüğümüz ama burada ilk kez Kevin Bacon’ın canlandırdığı kötü mutant liderinin (Sebastian Shaw) baskın bir rolü var bu bağlamda. Zira onun 2. Dünya Savaşı’nda ‘Hitlercilik’ oynadıktan sonra şimdi de Rus ve Amerikan füzelerini aynı anda harekete geçirip kendi ırkına iyilik yapma arzusu masaya yatırılıyor temelde.

        Soğuk Savaş tarihine ‘X’ müdahalesi

        Bu karakter Soğuk Savaş ya da Nükleer Savaş dediğimiz şeyin; Ruslar’ın Küba’ya, ABD’lilerin Türkiye’ye malumat yerleştirmesiyle birlikte çift taraflı üremesini ve yoğun yıkım yaratmasını hedefliyor. Kötücüllüğünden çok yaptıklarının politik motivasyonu öne çıkıyor daha çok Shaw’un. Buna paralel olarak da “Watchmen” (2009) etkisiyle üremiş bir alternatif tarih çalışması sinmiş bu ‘X-Men’ filminin omurgasına. Oradaki ‘süper kahramanlar olsaydı, siyasi tarihte ne gibi değişiklikler olurdu?’ görüşü birebir var burada. Zaten eldeki yapıtın da daha çok böylesi bir ideoloji ile akılda kalacağını öngörebiliriz.

        Zira bizim bildiğimiz Nükleer Savaş’ın Kennedy tarafından başlatıldığı konusundaki dedikoduların yapıldığıdır. Hatta Hollywood bu konuda muhalif söylem üreten eserler de vermiştir. Ama elbette bu mesele halen tartışılmaktadır. Ancak bu yapıtını sanki bir aklama amacıyla yola çıktığını, ama bunu yaparken de barış çağrısını unutmama gibi bir derdi olduğunu görebiliyoruz. Yani ‘iki taraf da yanmasın’ güdüsüyle insan-mutant mücadelesine alan açan bir olay örgüsü izlenmiş burada. Aslında bu noktada sinema formatı açısından muhalif olması gereği var. Ancak Nazicilik oynayan bir Sebastian Shaw’un Magneto’yu yetiştirmesinin izinde farklı yorumlarla okunabilir.

        Mutantlar radyasyonun yarattığı yeni bir varlık

        Sadece ‘mutantlar radyasyon ile üredi’ düşüncesi ışığında bir Nükleer Savaş ya da genel anlamda savaş karşıtlığı sezebiliyoruz “X-Men: Birinci Sınıf”ı izlerken. Bu da Japonya’nın Hiroshima sorunsalına kadar uzanan bir tarihsel eleştiri getiriyor. Hatta ‘X-Men’ ekibini ‘Godzilla’ kadar keskin bir ‘politik öteki’ konumuna itiyor kabul edelim. Ancak burada Nükleer Savaş’ın tarihsel değişimiyle ilgilenildiğinden, ana omurgadaki bu temasal bütünlüğün devam filmlerinde kendine daha boş alanlar bulacağından eminiz.

        Lafın özü “X-Men Birinci Sınıf”, döneminin soğukkanlı ve muhalif tavrının uzağında durup aksiyonu ve liberalizmiyle öne çıkmış. Bu da hafif bir rahatsız edicilik hissiyatı uyandırıyor işin doğrusu. Çünkü “Watchmen”in o tarafsız ve süper kahramanların başlangıcına uzanan yapısı burada gerçek anlamda ‘tarihi yeniden yazıp kurmaca hale getirme’ mantığının ışığında yerleştirilmemiş. Aksine gerçekçi bir tabandan yol almış.

        Erik ve Charles olmasın?

        Ancak bir diğer taraftan da Magneto, Profesör X ve Mystique gibi karakterlerin ilk hallerini, hatta gençlik isimlerini de öğrenme şansına kavuşuyoruz bu film sayesinde. 1960’larda halen CIA ve Amerikan hükümeti tarafından kabul görmeyen mutantlar, burada bir ekip haline gelip iyi ve kötü kollarını oluşturuyorlar.

        Bu bağlamda Erik ile Charles’ın yani Magneto ile Profesör X’in bir anlamda aykırı dostlar olarak devreye girmeleri önemli. Zira genelde böylesi bir ayrımın daha keskin olduğunu görürüz. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse; Erik’in özündeki ‘2. Dünya Savaşı’nın nükleer yıkımı’yla üremiş kurban ile Christopher’ın dışlanan bilim adamı prototipleri iyi işliyor.

        Mutanların ilk sınıfının taptaze kahramanları

        Senaryo aşamasında ise bu basit tercih (ki ‘Wolverine’ bölümünün en dikkat çekici yanlışlığı çağ dışı süper kahraman portrelemesiydi) karşımıza çıkarılmamış. Bu noktada da aslında Sebastian Shaw’un Emma Frost ve Azazel’den oluşan ekibine karşı bir alternatif birlik kuruluyor. Bunların ikincisinin buz, üçüncüsünün kaybolma ile öldürme yetisi eşliğinde, melek ve şeytan temsillerine bürünmeleri de aslında yine bir tek boyutluluğu engelliyor. Bunun yanında Magneto, Profesör X, Mystique ve onların ekiplerine dahil ettikleri Havok, Beast, Darwin, Banshee ile karşı tarafa transfer olan Angel ile birlikte ‘ilk birlik’ oluşuyorlar. Bu mutantların her birinin yaratıcı ‘doğaüstü’ evrenler yarattığını söyleyebiliriz.

        Zaten Charles Xavier de burada eğitmen figürüne bürünüyor. Wolverine’in ise kendi önbölümünün sonunda ekibe katıldığını gördüğümüzden buradaki ‘alaycı’ tavrını ya da ‘cameo’sunu serinin takipçileri olarak gülümsemeyle karşılıyoruz. Aslında “X-Men: Birinci Sınıf” da böylesi boşluk doldurmalar açısından önemli. Kötülüğün Nazi kamplarından, iyiliğin ise tıptan çıktığını vurgulaması özgün olmasa da temposu, zeki güç özellikleri ve daha nicesiyle kitlesini doyuruyor.

        Önbölüm geleneği Hollywood’a yine ilaç gibi gelmiş

        İşin yönetmen becerisine geldiğimizdeyse, Matthew Vaughn’un projeye ‘mutant arama’ sekansındaki yüksek ekran bölme güdüsüyle üretilen montaj sekans haricinde bir çizgi romansı katkısını göremiyoruz. Özellikle son bölümdeki ‘füze çatışması ve ortada kalanlar’ noktasında abartıları öne çıkarırken, tempoyu yükselterek bir stüdyo görkemi salgılamış yönetmen. Buna Shaw’un karargah baskını bölümünde fazlasıyla iyi bir koreografi sergilemesi de eklenince Vaughn’un bir kez daha çok önemsenmeyecek bir zanaatkar olduğu ispatlanıyor. Çizgi roman estetiğine herhangi bir katkıda bulunmaması ise şaşırtıcı değil. Bir diğer taraftan da “Incredible Hulk” (2008) gibi aksiyona batmış uyarlamalardan birine imza atmaması sevindirici.

        Aslında “X-Men: Birinci Sınıf”, ‘Teksas Katliamı’, ‘Halloween’, ‘Terminator’, ‘Star Trek’, ‘Robin Hood’, ‘Hannibal’ ve ‘Exorcist’ gibi eserlerle birlikte Hollywood’da yükselen ve olması gereken önbölüm güdüsünün yeni bir temsili. Filmin boşlukları doldurma ve miti geliştirme konusunda seyircisini mutlu ettiği de bir gerçek. Büyürken sahip olabileceğiniz güçler üzerine bir gençlik aşısı var karşımızda. Fazlasıyla da ‘ilk doğuş’, ‘kimlik arayışı’ ve ‘sendelenme’ noktasında tabandan bir insanlık vurgusu yapmayı tercih etmiş. Ancak filmin tüm bu keyifli anlarına karşın süresinin uzun gelebileceğini de ekleyelim.

        FİLMİN NOTU: 6

        Künye:

        X-Men: Birinci Sınıf (X-Men: First Class)

        Yönetmen: Matthew Vaughn

        Oyuncular: James McAvoy, Michael Fassbender, Jennifer Lawrence, January Jones, Rose Bryne, Kevin Bacon, Jason Flemying, Oliver Platt, Zoe Kravitz, Nicholas Hoult

        Süre: 132 Dk.

        Yapım Yılı: 2011

        keremakca@haberturk.com

        Diğer Yazılar