Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        Amerikan klasik sinemasının orta tabanına mensup, derdini anlatan yönetmen sayısı artık bir hayli azaldı. Ancak Paul Thomas Anderson, her şeye rağmen bu ideolojisinden taviz vermeden “The Master”da sinemanın en unutulmaz dostluk hikayelerinden birine imza atıyor. Dini tarikat lideri Lancaster Dodd ile çaresiz savaş gazisi Freddie Quell arasındaki bu kibir, kötücüllük, temassızlık, psikolojik çekişme, güç ve şaşkınlık yüklü etkileşim, büyük oranda 1950’ler Amerikasının günümüze ayna tutmasına olanak tanıyor. Film de bu sayede “Korkuluk” ve “Esaretin Bedeli” gibi ikilileriyle unutulmayan eserlerin yanına ‘anti-kahramanlı versiyon’ olarak yerleşmekte sıkıntı çekmiyor. Özellikle Joaquin Phoenix’in karakterini vücut diline kadar detaylandırıp adeta yaşaması, Hoffman’ın ise karizmayı asla eksik etmeme mükemmeliyetçiliği, bu ‘köşesiz’ karakterlerin oluşumunda büyük rol oynuyor. İkili adeta karşılıklı döktürüyor. Oscar yarışında da adı geçen “The Master”ı Paul Thomas Anderson, Joaquin Phoenix ile Amy Adams’ın da katıldığı 37. Toronto Film Festivali’ndeki Amerika prömiyerinde izledim.

        Sinema tarihinde unutulmaz ikililer vardır. Bunlar dostluk ile düşmanlık arasındaki ince çizgide hareket ederken, aradaki ‘bağ’lar üzerinden sıra dışı bir etkileşim yakalayarak fazlasıyla kalıcı olabilir. Bu iki birey arasındaki ‘dramatik çatışma’ ise bazı filmlerin omurgasını oluşturur bu sayede.

        Böyle malzemeyi herkes ister

        “Korkuluk” (“Scarecrow”, 1973), “Esaretin Bedeli” (“The Shawshank Redemption”, 1994) ve “Yağmur Adam” (“Rain Man”, 1988) gibi böylesi eserlerin yanına Paul Thomas Anderson da bir yenisini ekliyor “The Master” ile. Lancaster Dodd-Freddie Quell birlikteliği bu konuda her derde deva bir tanım sunuyor. Hem dini bütün bir ülkenin arkasında yatanlara, hem politik olayların yaratabileceği trajik durumlara oklarını yönlendirebiliyor. Herkes böyle bir malzeme ister kuşkusuz...

        1950’de 2. Dünya Savaşı’nın sonrasında geçen hikaye yapısı da büyük oranda bu egosu yüksek iki adamın birbirine bağlanması, ‘usta-çırak’ ya da ‘dostluk’ ilişkisi katmanlarına girmesini ele alıyor. Birçok tartışmalı kavramla yüklenmesine yol açıyor. Büyük oranda solcu bir adam olarak anılabilecek Freddie’nin, bizim Adnan Hoca misali ‘The Cause’ (‘Gaye’) adlı bir dini tarikatı yöneten Lancaster’la, yüzde yüz sağcı bir adamla birlikteliği akıl almaz bir süreci beraberinde getiriyor. Freddie, dalga geçerek girdiği etkileşimin sonunda çok farklı noktalara gidiyor. Ama dini aydınlanma yaşamıyor orası kesin!

        “Avcı” ile “Baba”nın buluşması diyebilir miyiz?

        Paul Thomas Anderson da aslında çok sevdiği ‘anti-kahramanlar’ına burada iki tane daha eklerken sanki “Avcı”nın (“The Deer Hunter”, 1978) Robert De Niro imzalı savaş mağduru Michael’ı ile Marlon Brando mucizesi Don Vito Corleone’yi aynı çerçevede bir araya getirmiş gibi. Buradan ise günümüzde de dini aydınlama ihtiyacının, ruhani bir lider arayışının trajikliğine dikkat çekerken (ki filmin ismi de ‘Efendi’ olarak çevrilebilir), ‘savaş’ geleneğinin de her daim ‘sorun’ açabileceğine ‘alegorik’ bir bakış atmak istemiş. Örneğin bu kurumun Scientology ile bağlarını tartışmaya bile gerek yok.

        Bu durum büyük oranda sosyopolitik bir eleştiriyi beraberinde getirirken karakterlerin neredeyse kendilerini iki bedende bulması ilginç, şaşırtıcı ve hikayenin çarpıcılığına sizi de çekiyor. Joaquin Phoenix’in savaş sonrası seks açlığı, işsizlik ve iletişimsizlik gibi sıkıntılar yaşayan karakteri ‘vücut dili’ne kadar giymesi bir inandırıcılık sunarken, Philip Seymour Hoffman’ın da tarikat liderini aksanından kıyafet algısına kadar ‘gerçekçi’ kılması önemli.

        Dalgalı denizin hipnotik görüntüsü tedirgin edici müziklerle harmanlanıyor

        Zira yönetmenin oyuncu yönetimi ve diyalog gibi olmazsa olmazları böylece mükemmeliyetçi hale gelirken, Jonny Greenwood’un tedirgin edici tema müziğinin etkisi ile 70 mm kamerayla Anderson’ın yeni görüntü yönetmeninin aldığı dolgun renkler de bir katkı veriyor. Bir bakıma Kubrick’in ‘destansı ve soğukkanlı’ yaklaşımını ödünç almaya başlayan yönetmenin, “Kan Dökülecek”in (“There Will Be Blood”, 2007) ardından burada da ince dokunuşlarla hedefine ulaştığı kesin. Film büyük oranda ‘yarı hipnotik yarı destansı’ bir klasik Amerikan sineması seyirliği sunuyor.

        Ancak uzun kaydırmalar “The Master”da etkili durmasına rağmen fazla kullanılmazken, yönetmen yakın ölçekli planlarla yürüyen açı-karşı açı tekniğiyle çekilmiş sahneleri öne çıkarmış. Lancaster’ı alt açıyla ve doğal-karanlık tonlarla yansıtırken, Freddie’yi üst açıyla ve yapay renklerle devreye sokmuş. Bu da onun ilk sekanstaki ‘dalgalı denizi gördüğü an’dan itibaren bir heyecan arayışında olduğunu ama bulamadığını anlatıyor. Ermenin eşiğinde yükselen hipnotik görüntüler silsilesi de bunu ‘nihilist’ bir yolla izliyor. Anlatıya farklı bir yön veriyor. Büyük oranda deniz veya okyanus fark etmeksizin bu ‘saflık’ aşısı karakterlerimizi soyut bir yola yönlendiriyor.

        Toplumun unutmak istediği iki karakter

        Aslında karakterimizin ‘alt açı’ya geçtiği bölüm bir mihenk taşına dönüşürken Anderson’ın daha ziyade yarattığı üç boyutlu karakterlerdeki ‘köşe inşaatı’ konusundaki hassasiyeti buradaki anti-kahramanları baskın kılmış. Böylece adları, hissiyatları ve yüzleri belli birer karakter daha sinema tarihine armağan edilmiş. Onlar için yeni Travis Bickle’lar diyebiliriz...

        Bunların her ikisinin de belli egoları olduğu, ama Freddie’nin her zaman alkol ve seks bağımlılığını bir ‘naiflik’le harmanlayıp umut aradığı kesin. Lancaster ise grup seks veya fantezi adına her şeyi yapan evli bir dini lider. Hipnotik zaman yolculuğu adlı terapisinden tutun kitaplarında olanlara kadar da bir ‘teolojik’ durumu yerine getiriyor. Bir egonun temsilini yaparken asla takım elbiseden vazgeçmemesi, karakterin karizmasını hapishanedeki sahnede ‘dövünen’ Jackie’nin varlığıyla sinemasal hale getiriyor. Toplumun unutmak veya hasıraltı etmek istediği ama bunu beceremediği bu iki tipleme bir elmanın iki yarısı gibi adeta...

        “Kan Dökülecek” kadar kalıcı değil

        “The Master”, büyük oranda “Paranoya”nın (“Martha Marcy May Marlene”, 2011) ‘dini tarikat’ meselesine uyguladığı ‘minimalist psikolojik-gerilim’ tabanını bir dostluk hikayesi çevresinde yalnızlık sorunsalına ve sosyopolitik damara adapte ediyor. Oradaki ‘masum ve tarikatın hışımına uğrayan kız’ın yerini ise burada erkek etkileşimi ve diyalogları alıyor. Güç ve irade otopsiye yatırılıyor.

        Bu durum ikiliyi akraba yaparken Anderson’ın “Kan Dökülecek”in açılış sekansı gibi devasa bir sessiz sahne çekmeden burada bu tiplemelerden malzeme almak istemesi, kötücüllükleri, iyi niyetleri ve daha nice paylaşımı gözler önüne sermesi oyunculuk adına bir resital izlememizi sağlıyor. Ancak sinema adına da temiz ve vurucu ama ‘fazla kalıcı’ olmayan bir süreci armağan ediyor bizlere.

        Dijital teknolojiye karşı açılan bir savaş

        Klasik Amerikan sinemasının Orson Welles, Stanley Kubrick, Francis Ford Coppola ve Martin Scorsese gibi bir şeyler anlatma gayretindeki yiten orta tabanı da Anderson sayesinde burada kusursuz bir düzene kavuşuyor. Çekim ölçeklerini nasıl yerleştireceğini iyi bilen, tempoyu özellikle düşüren ve oyuncu yönetimine yüklenen anlayış ise ‘tekinsiz müzik’ ile anlam kazanıyor. Zira iki karakter de tehlikeli motifleri ‘Derin Amerika’ kökeninden alevlendiriyor. Onların umutlu göründüklerine bakmayın, her ikisi de Amerikan toplumunun sonunu hazırlayacak kadar yüksek bir kibir ile donatılmış!

        Tabii yönetmenin filmi 70 mm çekerek renklerin dolgunluğunu ve görüntünün çözünürlüğünü arttırıp hem dönemin ruhuna uyum sağlama hem de HD’ye karşıt bir duruş sergileme adına bir tercih yaptığı kesin. Anderson, 2.35:1’in günümüzdeki ‘sinemaskop’ algısını burada bir önceki formata 1.85:1’e çekip ‘saf dolgunluk’u hedefliyor. Sinemanın ‘perde eğlencesi’ adına çıtayı yükseltirken ‘kalite’yi unutmasına atıfta bulunmak istiyor.

        Bu da filmin ruhuna alan derinliği ve renk duyarlılığı ile yansırken yüzde yüz bir pürüzsüzlüğü de beraberinde getiriyor. Elbette 1950’li 1960’lı yıllarda ‘yeni bir teknoloji’ ya da o zamanın IMAX’i olarak kullanılan ve miyadını dolduran bu formatın, filme ayrı bir anlam kattığını eklemeliyiz. Belli ki Anderson dijital teknolojiden rahatsız, burada da bir savaş açıyor, bir duruş belirliyor, köklerimize dönme uyarısı yapıyor. Ben de şahsen yönetmene katılıyorum. HD’nin bilgisayar post-prodüksiyonuyla yükselen kalitesi, ‘derinlikli renkler ve çerçeveler’ anlamına gelmiyor. Aksine pelikülün yarattığı ‘sinema’ algısı bambaşka...

        FİLMİN NOTU: 7.5

        Künye:

        The Master

        Yönetmen: Paul Thomas Anderson

        Oyuncular: Joaquin Phoenix, Philip Seymour Hoffman, Amy Adams, Laura Dern, Mike Howard

        Süre: 138 dk.

        Yapım yılı: 2012

        Diğer Yazılar