Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        Fransız Devrimi’nin devamında otoritenin, esaretin ve adalet sisteminin yarattığı bunalımı omuzlarında hisseden köylü Jean Valjean’ın melodramatik hikayesi, Victor Hugo’nun ‘Sefiller’ romanında temsil bulmuştur. Eserin 1980’de seyirciyle buluşan ünlü sahne müzikalini baz alan yeni beyaz perde uyarlaması ise Oscarlı yönetmen Tom Hooper’ın Valjean-Javert ikilisinin hüzünlü çekişmesini kendine has üslubuyla yoğurmasıyla canlanıyor. “Zoraki Kral”da çarpık açı, balık gözü objektif ve mercek oyunlu kadrajlarla kurduğu görsel yapıyı, burada klasik müzikalin furyaya dönüştüğü dönemde hakimiyet kuran ‘folk müzikali’ alt türüne taşıyan yönetmenin, canlı performansları da yakın plan ve az sallanan el/omuz kamerası gerçekçiliğiyle tespit edip pastel renklerin üzerine gittiği görülebiliyor. Bu da kaotik ve destansı bir 19. yüzyıl Fransa’sı portresini açığa çıkarırken, 2.5 saati aşan süreyi kalkındıracak bir ‘yakın plandan performans sahneleri’ sinemasallığı sunamamasıyla filmi bölüm bölüm ‘teatrallik’ açmazına ve ‘şarkı söyleyen kafalar’ düşüncesine sürüklüyor. Türünde 2000’lerde çığır açan eserlerin seviyesinde olmasa da, klasik müzikal omurgasına vizyon dolu ve modern yaklaşımıyla ilgiye değer, heyecan verici ve görkemli bir işçilik karşımızdaki. 85. Oscar Ödülleri’nde üç Oscar heykelciğine ulaşan “Sefiller”, yarın vizyona giriyor.

        “Lanet Takım” (“The Damned United”, 2009) ve “Zoraki Kral” (“The King’s Speech”, 2010) ile tanıdığımız hikaye anlatma sinemasına kendi ruhunu katan yönetmenlerden biri... Tom Hooper, futbol filmi ve psikolog-hasta ilişkisi filmi denemelerinin ardından bu kez soluğu müzikal türünün yamacında alıyor. Yaratıcı yönetmenin, dünya tarihinin farklı dönemlerinden otoriteyle ilgili sorunlarını iki karakterin çatışmasının/çekişmesinin üzerinden yansıtma geleneği burada da mevcut.

        Kaotik bir otorite figürü-mahkum ilişkisi

        1980’de ilk kez seyirciyle buluştuktan uluslararası bir fenomene dönüşen ‘Sefiller’in (‘Les Misérables’) sahne müzikalinin, Victor Hugo tabanından gelen metinleri ve temaları da doğrudan perdeye yansıyor. Film, 19. yüzyılda Fransız Devrimi sonrasında ülkedeki hiyerarşik sıkıntıları ve kargaşayı, cumhuriyetçilerin yaptığı Haziran Ayaklanması’nın etrafında gözler önüne seriyor yeniden. Tom Hooper çok sevdiği ‘metinleri/gerçek hikayeleri sinemalaştırma’ düşüncesini burada da iki karakter kaynaklı canlandırıyor. Jean Valjean-Müfettiş Javert ikilisinin, 19 yıl hapis yatan köylü ile otorite figürünün hüzünle doldurulmuş nefret ilişkisinin fazlaca çekici hale getirildiği söylenebilir.

        Hooper da kendisinden beklendiği gibi yine mercek oyunlu kadrajlarla, balık gözü objektifle ve çarpık açı kullanımıyla çıkageliyor. Bu sayede de dört epizoda bölünen filmi bir görsel ihtişamla kavramayı beceriyor. Melankolik ve kaotik tanımlarıyla anılacak müzikal evreni de aslında ‘Fransız Devrimi’ sonrasındaki adalet, esaret, varoluş mücadelesi ve sınıfsal uçurum gibi meselelere ‘alt açı’dan odaklanıyor.

        Folk müzikali kalıplarına bir vizyon getirdiği kesin

        Özellikle filmini denizin altından açıp bir teknedeki ‘kırbaçlama’yı destansı hale getirerek rekabeti başlatan yönetmenin, bu doğrultuda ‘canlı kayıt’la aldığı seslerin/performansların üzerine gittiği söylenebilir. Bu da büyük oranda klasik müzikal omurgasına bir dinamizm getiriyor. Bunun üzerine yapılanlar ise buradaki ‘folk muzikali’ alanına mensup, ‘tarihi soylu’ omurgayı diriltme hamleleri olarak anılabilir.

        Klasik müzikalin 1950-1970 arasında hakimiyet kuran üç alt türünden olan bu formatı, zamanında fazlaca önceki yüzyıllara ilgi duyan seyirciyi hedefleyen örnekleriyle takdir etmiştik. Genelde alt sınıfa mensup bir karakterin eski düzenlerdeki toplumsal veya siyasi mücadelesini ele alırken, kendisine koreografileri öne çıkarma hedefini koyan bu şablon, “7 Kardeşe 7 Gelin” (“Seven Brides for Seven Brothers”, 1956), “Oliver!” (1968) ve “Damdaki Kemancı” (“Fiddler on the Roof”, 1971) gibi eserlerle hatırlanabilir.

        Bu parantezi kapatınca yönetmenin ‘40 sene geride kalmış’ bir mirasla yola çıkma dezavantajını daha en baştan taşıdığını söylemeliyiz. Buna karakterlerin durumunu ve Valjean’ın üvey kızı Colette ile ilişkisini masaya yatırırken romanın yoğun dehlizlerinde yaşadığı kayıpları ve yan tiplemelere fazla dağılmayı eklemesi ise, ‘iki karakterli hikaye yapısı’nın hakimiyetini kaybetmesini adeta kaçınılmaz hale getiriyor. Ancak stil ve ambalaj adına bir vizyon sergilediği de unutulmamalı.

        Bol figüranlı koreografiler bir kenara itiliyor

        Öncelikle genel plan çekimlerini, balık gözü objektif (görüntü bozulumu yaratmasıyla bilinen ufku en geniş lens türü) ve çarpık açı ile almayı tercih eden yönetmenin, geniş ölçekli planları çok fazla öne çıkarmadığı görülebiliyor. Yakın planlara balık gözü objektif takmaktan kaçınmaması ise şaşırtıcı olmuyor. İki yerde gökten geçiş yapan kameranın, bu görkemli hareketi klasik müzikal döneminden bildiğimiz ‘fazlaca figüranın gözükmesi’ ve ‘destansı koreografilerin zirve yapması’ ile eşleştirmeyi amaçladığı söylenebilir. Ancak Hooper’ın bu tercihi asgariye indirgeyip daha ziyade aktif bir kamerayı eline alarak performansları yakın ölçekli planlardan gözlemlemeyi seçtiği görülebiliyor. Böylece seyircinin algısını bozan, çok sevdiği kafa boşluğu bırakılmış planlar veya tersine yerleştirilmiş objektiflerin üzerine bir de gelenek ekleniyor. O da ‘canlı kayıt’ları ‘canlı yayın’ edasıyla ‘mikrofon’lu konser performansıyla benzeştirip, seyirciyi uzaklaştığı müzikal evrenine yaklaştırmayı amaçlaması...

        Bu konu filmin kaotik duygusu daha da açığa çıkarırken, “Sefiller” markası adına hüzün ardına hüzün devreye giriyor. Anne Hathaway’in değişim geçirdiği Fantine’inin 10 dakikayı bile geçmeyen rolüyle dikkat çekmesi ise Hooper’ın oyuncu yönetimini ve az kesmeli performansları öne çıkarmasıyla ilintili. Sacha Baron Cohen dahi benzer bir rol dakikasına sahip olmasına karşın etki yaratabiliyor. Hatta Russell Crowe’un da kendi kapasitesinin üzerine çıktığı görülebiliyor.

        Modern görünümlü ambalajın gedikleri teatrallik açmazına yol açıyor

        Bir bakıma Paul Greengrass’ın veya John Cassavetes’in geleneğiyle akarken klasik müzikal döneminin 70’lerde artık perde zevkini kaldırmayan müzikallerinden birini deneyimliyoruz. Bu konuda “Damdaki Kemancı” örnek verilebilecekken, o zamandan beri bu alt türün devre dışı bırakılıp paralel kurgu geçişine alan açan modern müzikaller ile çılgın-hızlı tempolu rock müzikallerinin daha bir öne çıktığı görülebiliyor. ‘I Dreamed A Dream’ başta olmak üzere akılda kalan ezgilerin, neredeyse sıfır diyalogla bir görkem getirmesi, o dönemin nostaljik duygusunu hatırlatıyor. Ancak ‘modern periyot’a geçerek yenilenen müzikalin bu düşüncesine yaklaşma adına biraz tartışmalı bir denemenin devreye girdiğini söylemeliyiz.

        Ama buna karşın hafif hızlı kurgu ve renk paletinin pastel renklerden oluşmasıyla devreye giren resim paleti kaygılı, aktif kameralı ve garip açılarla/lenslerle örülü bir müzikal evreni karşımıza çıkıyor. Bu da Hugo’nun eserine özgün bir kıyafet giydiriyor. Sahne müzikalinin birebir aynı uyarlamasının birkaç şarkıyla değişime uğrarken, çıkış noktasının pelikül transferinde ‘doğru’ olduğu söylenebilir. Ancak Hooper’ın yakın plan üzerine yakın plan patlaması yaparken, arkadaki karakterleri kaybetme namına da bir kural belirlemesi, ‘konuşan/şarkı söyleyen kafalar’ niyetine teatralliği açığa çıkarıyor. Yönetmen, tabiri caizse eskimiş bir formatın bütün dehlizlerini gözden geçirmeyi ya da çok katmanlı bir romanı perdeye uyarlarken çıkabilecek zorlukları bertaraf etmeyi unutuyor. Çerçevenin önünde şarkı söylemek ile her karesinde bir koreografiye uyum sağlayarak bunu yapmak arasındaki ‘sinemasal’ farkları kafasında iyi tartamamanın sıkıntısını çekiyor.

        2000’lerin devrimci müzikallerinden değil

        Böylece klasik müzikalin 150 dakika çevresinde dolaşan, uzun sekanslarla örülü omurgasında yapılan değişimler, açı ve lens adına tutarken performans dönüşümü konusunda ‘radikallik’ hedefli şablonun bütün dişlilerini işletemiyor. Hugh Jackman’ın kendini debeleyip adeta her zaman dilimi için yüzünün farklı taraflarına bir varil makyaj ya da pudra yemiş izlenimi bırakıp buna uyum sağlayamamasıyla ‘palyaço’ görünümü yarattığı söylenebilir. Bunun devamında Valjean’ın Javert ile ilişkisinin bir süre sonra ana omurgayı boşverip performans ve atmosfere kapılması da ikili çatışmayı fazlaca zedeliyor.

        “Sefiller”, büyük oranda klasik müzikal hayranlarını ya da Broadway müzikali uyarlaması sevenleri “Hairspray” (2007), “Mamma Mia!” (2008), “Rock of Ages” (2012) gibi son dönemde ‘eğlence’ hedefli ve genelde ‘jukebox müzikali’ tanımına kayan filmler kadar tatmin edecektir. Zira burada da türün performanslar üzerine kurulu, diyalog kullanmayan şablonu uygulanıyor. Hatta bu, onların üzerinde bir vizyon da içeriyor.

        Ancak ortaya çıkan bütünü daha yukarıya taşıyıp “Kırmızı Değirmen” (“Moulin Rouge!”, 2001), “Karanlıkta Dans” (“Dancer in the Dark”, 2000), “Hedwig ve Kızgın Çıkıntısı” (“Hedwig and the Angry Inch”, 2001), “Repo: The Genetic Opera” (2008) gibi postmodern ve devrimci tür örneklerinin yanına yanaşamıyor. Aksine 70’lerde çekilse önemsenebilecek, o dönemin bozulması gereken formülleriyle hesabı olan bir ‘modern müzikal’ izlenimi yaratıyor. Hooper için ise “Zoraki Kral”da denediği üslubun “Sefiller”de de barındırdığı görsel yetkinlik bir tarafa, süre sebebiyle yaşadığı kısmi teatrallik sıkıntılarını buraya da taşımasıyla bir ‘soru işareti’ bıraktığı söylenebilir.

        FİLMİN NOTU: 6

        Künye:

        Sefiller (Les Misérables)

        Yönetmen: Tom Hooper

        Oyuncular: Hugh Jackman, Anne Hathaway, Russell Crowe, Amanda Seyfried, Samantha Barks, Helena Bonham Carter, Eddie Redmayne, Sacha Baron Cohen

        Süre: 158 Dk.

        Yapım Yılı: 2012

        keremakca@haberturk.com

        Diğer Yazılar