Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Uzun bir geçmişe sahip olan Türk istihbarat tarihinde son dönem Osmanlı istihbarat faaliyetleri önemli bir yer tutar. Dönemsel olarak 1876-1909 yılları arasını, yani II. Abdülhamid dönemini kapsayan bu kitap, Osmanlı istihbaratında bu dönemde yürütülen kontrespiyonaj faaliyetlerinin mahiyetini ortaya koymayı amaçlıyor.

        33 yıl gibi uzun bir hükümdarlık devri geçiren II. Abdülhamid, Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük tehditlerle karşı karşıya kaldığı bir dönemde saltanat sürdü. Çok sayıda tarihçiye göre onun dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi bakımdan en çetin dönemi oldu. Avrupa’nın büyük güçleri ile süren mücadeleler, Ermeni ve Rum komiteleri başta olmak üzere çeteci oluşumların faaliyetleri, dünyanın dört bir yanından gelen suikast haberleri ile zirveye tırmanan güvenlik endişeleri, bilhassa 1890’larda yaygınlaşan kolera gibi salgın hastalıklar ve onlarca farklı tehdit, bu dönemin neden “çetin” bir dönem olarak tanımlandığını ortaya koyar. Bu tehditlere imparatorluğun içinde bulunduğu iktisadi ve mali problemler de eklenince, büyük bir açmazla karşı karşıya kalındığı anlaşılmaktadır. Problemlere, 19. yüzyılın doğasından kaynaklanan toplumsal sıkıntılar da ilave edilebilir. Fakat siyasi, mali ve sosyal tüm bu sıralanan ve sıralanabilecek problemler bir anlamda “görünür ve tanımlanabilir problemler”dir ve arka planda gizli, görünmeyen farklı birçok tehdit bulunmaktadır.

        Kitap, bu döneme ait görünmeyen ve gizli kalmış tehditleri, örtülü yürütülen casusluk faaliyetlerini ve bu faaliyetlere nasıl karşı koyulmaya çalışıldığını irdeliyor.

        REKLAM
        OSMANLI KAYNAKLARINDA KARŞI CASUSLUK VAKALARI (Emre Gör / Kitap Yayınevi)
        OSMANLI KAYNAKLARINDA KARŞI CASUSLUK VAKALARI (Emre Gör / Kitap Yayınevi)

        HARİCİYENİN ÖTEKİ MİSYONU

        Şimdi, 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk on yıllık dilimine denk düşen bu dönemi biraz daha detaylandıralım.

        19. yüzyılın son çeyreğine Balkanlar’da (özellikle Bulgaristan ve Sırbistan’da) gelişen milliyetçilik hareketleriyle mücadele ederek giren Osmanlı İmparatorluğu, 1877’de başlayan ve tarihlere 93 Harbi olarak geçen büyük Osmanlı-Rus savaşında Plevne, Şıpka ve Erzurum’da Rus ordusuna karşı kuvvetli bir direniş göstermişse de savaştan mağlubiyetle ayrıldı. Bu savaş sonunda imzalanan Berlin Anlaşması (1878) ile Osmanlı İmparatorluğu Rumeli topraklarının önemli bir bölümünü terk etmek zorunda kaldı. Bu tarihten sonra 1881’de Fransa’nın Tunus’u işgali, 1882’de İngiltere’nin Mısır’a yerleşmesi, 1890’larda yükselen Ermeni komitacılık faaliyetleri, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı ve 19. yüzyılın sonlarında gelişen Makedonya’daki ayrılıkçı çete hareketleri 19. yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun dış politikasına yön veren önemli olaylar oldu. II. Meşrutiyet’in (1908) ilanı ve II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi (1909) ile hükümet işlerini perde arkasından devralan İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetiminde Osmanlı İmparatorluğu’nun ayakta kalma mücadelesi devam etti. Trablusgarp’ın İtalya tarafından işgali (1911) ve Balkan Savaşları (1912-1913) ile Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesi devam etti, nihayet 1914’te başlayan I. Dünya Savaşı yenilgiyle neticelenince Osmanlı İmparatorluğu 1918’de fiilen sona erdi.

        Bu kısa siyasi tarihin istihbarat açısından önemi, haber alma faaliyetlerinin büyük ölçüde bu gelişmelerin ekseninde şekillenmesidir. Nitekim devrin her diplomatik gelişmesinin arka planında önemli istihbarat faaliyetleri gizlidir.

        Söz konusu dönemde Osmanlı istihbaratının bir parçası olan karşı casusluk faaliyetleri, büyük ölçüde, büyükelçilik ve konsolosluklar gibi dış temsilcilikler ve vilayetlerde valiliklerle, dâhiliye ve zaptiye nezaretleri gibi nezaretler kanalıyla yürütüldü. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu Hariciye Nezaretine bağlı olan ve dünyanın dört bir yanına dağılmış bulunan Osmanlı büyükelçilik ve konsoloslukları, istihbarat üretimi ve paylaşımı konusunda çok önemli görevler üstlendi. Arşiv evrakları incelendiğinde, hariciye misyonlarının dönemin diplomatik gelişmelerinden terör olaylarına, yabancı güçlerin sömürgecilik girişimlerinden casusluk faaliyetlerine kadar devletin güvenliğini ilgilendiren geniş bir alanda merkezle istihbarat paylaşımında bulundukları gözlemlenmektedir. Aynı şekilde valilikler de kendilerine bağlı birimlerle birer haber alma merkezi gibi çalışmakta ve elde ettikleri bilgileri merkezle paylaşmaktadır. Dahiliye nezaretine gönderilen istihbarat mahiyetli raporların büyük bölümünün valilerin imzasını taşıması, bir rastlantı değildir.

        GÜVENLİK ODAKLI BEŞERİ İSTİHBARAT

        REKLAM

        Osmanlı istihbaratı II. Abdülhamid döneminde temel olarak “Beşeri İstihbarata” dayanıyordu. Bu dönemde beşeri istihbarat diplomasi, telgraf gibi teknolojik gelişmeler, maddi imkânlar ve devletin sahip olduğu yaptırım gücüyle desteklenmekteydi. İstihbaratın en önemli unsurları çoğunlukla maaşlı olarak imparatorluğun dört bir yanına dağılmış olan hafiye memurlarıydı. Zamanla kontrolden çıkarak sıradan (değersiz) jurnal olayları yaşanmakla birlikte, bu memurlardan istihbarata karşı koyma faaliyetlerinde de önemli derecede faydalanıldı. Hafiye memurları merkezde zaptiye nezareti, vilayetlerde valilikler, ülke dışında büyükelçilik ve konsolosluklar bünyesinde çalışan, devlet tarafından ataması yapılan ve kendilerine belirli bir tahsisat bağlanan memurlardı. “Bunları muhbir, muhbir-i sâdık ya da bende sıfatlarıyla devlet kurumlarına ya da Yıldız Sarayı’na telgraf çekip, çoğunlukla şikâyet ya da kişisel talep nitelikli jurnal paylaşan kişilerle karıştırmamak gerekmektedir” diyor, Emre Gör.

        19. yüzyılın şartları ve doğası gereği II. Abdülhamid döneminde Osmanlı istihbarat sistemi “güvenlik istihbaratı” ağırlıklıydı. Bu da istihbarat sisteminin savunma ve istihbarata karşı koyma nitelikli olduğunu ortaya koymaktadır. Bu dönemde istihbaratın en yoğun faaliyet gösterdiği saha, güvenlik istihbaratı ve bunun bir parçası olan istihbarata karşı koyma alanında oldu. Nitekim istihbarat elemanlarının yoğun olarak faaliyet gösterdiği konuların başında genel olarak evraklarda “fesat komitesi” adıyla anılan Bulgar ve Ermeni komitelerinin takibi gelmektedir. Bilhassa komitacılığın yükselişe geçtiği 1890’lardan itibaren Bulgar ve Ermeni komitelerinin faaliyetleri, Osmanlı istihbaratı ve güvenlik unsurları için en önemli konu olmuştur. Bunlardan Sofya merkezli Bulgar devrimci komiteleri, Osmanlı istihbaratınca en tehlikeli komiteler olarak görülmüşlerdir. Adam kaçırma eylemlerinden diplomat, din adamı ve yabancı subaylara saldırmaya, köy baskınlarından bilinçli yangınlar çıkarmaya kadar çok farklı yöntemler kullanan bu komiteler, devlet otoritesini yok edip, dış müdahale ve siyasi yardımla Makedonya’da Osmanlı idaresini sonlandırma amacını güdüyorlardı. Emre Gör’e göre, konuyla ilgili çok sayıdaki örnekten biri olan Mart 1903 tarihli bir istihbarat raporu, komitelerin silahlı faaliyetlerinin haber alınmasını konu edinmektedir. Raporda Bulgar Komitesi reislerinden Boris Sarafov’un (1907’de Sofya’da öldürülecektir) fitilli humbaralar taşıyan çok sayıda komite mensubuyla birlikte Manastır’a gitmek için Vardar civarında bulunduğu; buradan Manastır yolu üzerindeki Bar Kasabası’na geçerek Manastır’a ulaşacağı bildirilmekteydi. İstihbarat kaynağının aldığı bu istihbaratı değerlendiren Manastır Valiliği gerekli tedbirleri aldı…

        Osmanlı kaynaklarına göre gizli komitacılık faaliyetleri, ihtilal/karışıklık çıkarma girişimleri, Osmanlı coğrafyası ve askeri tesisleri hakkında bilgi toplama, illegal oluşumlara silah ve para dağıtımı, stratejik muhabere kayıtlarını ele geçirme ve 19. yüzyıl dünyasına ait bir yenilik olan fotoğraf casusluğu en sık karşılaşılan casusluk türleri arasında yer almaktaydı. Araştırmacı-yazar Dr. Emre Gör’ün Osmanlı arşiv kayıtlarını inceleyerek hazırladığı bu kitap, 1876-1909 arasında, Osmanlı ülkesinde meydana gelen casusluk faaliyetlerini ve bu faaliyetlere yönelik yürütülen casusluğa karşı koyma çalışmalarını ele almaktadır.

        ***

        İKİ TAVSİYE

        Kurucu mitlerden mitolojik kahramanlara, şehir devletlerine geçişten bunun zihniyet dünyasına yansımalarına, zanaat dünyasından emeğe yüklenen değerlere, kadim bir uygarlığın zihinsel izlerini sürüyor Vernant. Teknolojinin ve özellikle yapay zekânın hayatımıza girmesiyle birlikte, varoluşun temel sorunlarını farklı yollarla anlamlandırmaya başladık. Yazar, bu çağda insan olmanın anlamına dair derin bir sorgulamada bulunuyor.

         Antik Yunan’da Mit ve Düşünce (Jean-Pierre Vernant / Çev: Nazım C. Serbest / İş Bankası)
        Antik Yunan’da Mit ve Düşünce (Jean-Pierre Vernant / Çev: Nazım C. Serbest / İş Bankası)
          Tanrı, İnsan, Hayvan, Makine (Meghan O’Gieblyn / Çev: Filiz Sarıalioğlu / Altın)
        Tanrı, İnsan, Hayvan, Makine (Meghan O’Gieblyn / Çev: Filiz Sarıalioğlu / Altın)

        Diğer Yazılar