Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        En iyi film dahil 6 dalda Oscar’a aday olan “Keskin Nişancı” (American Sniper), ABD’de Irak Savaşı’nın kahramanlarından biri olarak çok sevilen Chris Kyle’ın hayat hikâyesini anlatıyor. Milliyetçi tavrıyla öne çıkan filmde Bradley Cooper performansıyla dikkat çekiyor

        GERİLİM filmlerini aratmayan kritik bir anla başlıyor “Keskin Nişancı”. Chris Kyle’ın (Bradley Cooper) Amerikan askerlerine yaklaşan eli bombalı bir çocuğu vurup vurmamak konusunda kararsız kaldığı bir an bu... Film burada kesiliyor ve geçmişe dönüyoruz. Küçük Kyle’ı babasıyla avda ve sonra da ailesiyle kilisede görüyoruz. Kilisedeki vaiz, insanların Tanrı’nın planını bilemeyeceğini, sadece yansımasını görebileceğini, her şeyi ancak öldüğümüzde anlayabileceğimizi söylüyor. Filmin Irak Savaşı’nı hiç sorgulamayan tavrıyla örtüşen bir açıklama bu. Dolayısıyla, film boyunca "ABD Irak’ta niye savaştı? Bizim de içinde yaşadığımız coğrafyada savaşın sonuçları tam olarak ne oldu? Sivil halka verilen zararın boyutu ne?" gibi sorularla hiç ilgimiz olmuyor. Biz sadece Chris Kyle ve onun “koruma misyonu”na odaklanıyoruz.

        SİVİL HAYATTA RAHAT EDEMİYOR

        Kovboy Kyle, koruma misyonunu çocukken babasından alıyor. Orduya katılmasının nedeni ABD’ye karşı düzenlenen terör saldırıları. Irak Savaşı da onun için direkt olarak 11 Eylül’ün rövanşı anlamına geliyor. “Keskin Nişancı” bir kahramanlık öyküsü. Chris’in film boyunca yaşadığı en önemli dramatik çatışma, vatanına hizmet ile eşi (Sienna Miller) ve çocukları arasında kalmak. “Ölümcül Tuzak”- taki (The Hurt Locker) ana karakterin yeniden savaşa dönmesi, bir çeşit savaş bağımlılığı olarak verilmişti. “Keskin Nişancı” ise Irak’a defalarca giden Kyle’ın kahramanlığına vurgu yapıyor öncelikle. Savaş sürerken sivil hayata dönmek vicdanını rahatsız ediyor.

        IRAK'TAKİ SAVAŞI SORGULAMIYOR

        “Keskin Nişancı”, Irak Savaşı’nın gerekliliğine inanan, milliyetçi ve militarist bir bakış açısına sahip. Bölgeye istikrar getirmeyen, silah tüccarlarının ve terörizmin ekmeğine yağ süren petrolün başrolde olduğu kanlı bir savaştan söz ediyoruz. Bunları unutup keskin nişancı Kyle’ın dramına, onun başarılarına, kahramanlığına, fedakârlığına odaklanmak Amerikalılar için kolay olabilir. 6 dalda Oscar’a aday olması Akademi’nin de bu rüzgâra kapıldığını gösteriyor. Ama sinemanın her koşulda barışçı ve savaş karşıtı mesajlar vermesi gerektiğine inananlar için savunulabilir bir bakış açısına sahip olduğunu sanmıyorum.

        EN İYİ FİLM ADAYLARININ EN ZAYIFI

        Ayrıca öyküden bağımsız olarak öyle etkileyici bir sinemadan söz etmem de mümkün değil. Eastwood’un, özellikle görsel atmosfer açısından Kathryn Bigelow’un yine Irak Savaşı’nı anlatan “Ölümcül Tuzak”taki sinema duygusundan esinlendiğini düşünüyorum. Harabeye dönmüş şehrin sokaklarındaki savaş sahnelerinde ve ev baskınlarında oyuncuları yakından takip eden hareketli bir kamera kullanıyor. Sık sık açı değiştirerek yaptığı kesmeler, birden çok kamerayla çekilmiş savaş filmi tekniklerini hatırlatıyor. Bir nişancı filmi olması itibarıyla bol miktarda teleobjektif çekimi de kullanıyor. Ama bunlar yeni değil. Hepsi son yılların savaş filmlerinde moda olan anlatım trükleri. Savaşla sivil hayat arasındaki ani geçişler başta olmak üzere filmin en dikkat çekici yanı montajı. Film için kilo alan Bradley Cooper’ın performansı da başarılı. Ama genel olarak, Oscar’larda en iyi film kategorisinin en zayıf halkası olduğunu düşünüyorum.

        Filmin notu:5.5

        Asla pes etme!

        Son ana kadar en iyi film Oscar'ına aday olması beklenen filmlerden biriydi “Boyun Eğmez” (Unbroken). Senaryosunda Coen kardeşler ve Richard LaGravenese gibi tecrübeli yönetmenlerin de imzasının bulunduğu film, 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nda 5 bin metre koşan ABD’li atlet Louie Zamperini’nin 2. Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarını konu alıyor. Gökyüzünde geçen etkileyici bir hava saldırısı ve çarpışma sahnesiyle başlayan film, ilk bölümünde Louie’nin (Jack O’Connell) çocukluk yıllarına kadar uzanarak bir atlet olmasının hikâyesini anlatıyor. İkinci bölümde, üç askerin Pasifik’te şişme botların üzerinde açlığa, susuzluğa ve köpekbalıklarına karşı verdiği 47 günlük bir hayatta kalma savaşı izliyoruz.

        İNANÇ VE AF

        Son bölümde ise bir esir kampı filmi başlıyor. Bu bölümde kampın komutanı Watanabe (Takamasa Ishihara) ile Louie arasındaki psikolojik savaş filmin odağı haline geliyor. Bütün bu farklı bölümleri bir araya getiren temel eksen ise Louie’nin gösterdiği direnç, asla pes etmiyor olması... Çocukken abisinin “Sen her şeyi başarabilirsin” demesiyle koşmaya başlayan Louie, bütün bu dönemlerde sonuna kadar ayakta durmayı başarıyor. Senaryo da zaten özünde insanın kendine inanmasının verdiği gücü anlatıyor. Louie’nin çocukken kilisede dinlediği rahibin “Düşmanını affet” sözcüğü de filmin finalde ortaya çıkacak gizli temalarından biri.

        GERÇEK ZAMPERINI FİNALDE

        Yönetmen Angelina Jolie, yoğun bir müzik kullanımının desteğiyle coşkulu, duygulu ve ilk filmi “Kan ve Aşk”ta olduğu gibi yer yer abartılı bir anlatım tutturuyor. Ne var ki filmin en etkili yanı, anlatımından ziyade seyrettiğimiz öykünün yaşanmış olduğunu bilmek. En duygusal anlar ise gerçek Louie Zamperini’yi gördüğümüz final bölümünde yaşanıyor galiba.

        Filmin notu:6

        Diğer Yazılar