Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Yabancı dilde en iyi film Oscar’ının favorisi “Saul’un Oğlu” (Saul Fia), soykırımın bütün vahşetiyle sürdüğü Auschwitz toplama kampında geçiyor ve bir kurbanı toprağa vermek isteyen Saul’un öyküsünü anlatıyor

        Her dinin, inanışın farklı cenaze ritüelleri vardır. Hepsinde temel amaç, insanın hayatını kaybeden yakınlarıyla usullere uygun olarak vedalaşmasıdır. Su ve yiyecek beden için nasıl temel bir ihtiyaçsa, cenaze töreni de yakınlarını kaybedenlerin ruhu için o denli vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. 1944 yılında, yüz binlerce insanın gaz odalarında öldürülüp yakıldığı Auschwitz’de olmanız dahi bu gerçeği değiştirmez...

        “Saul’un Oğlu”, Auschwitz’de gizli bir cenaze töreni düzenlemek isteyen bir adamın öyküsü. Saul Auslander (Geza Röhrig), kampta Nazilerin emrinde çalışmak zorunda kalan Macaristan vatandaşı bir Yahudi. Bir “sonderkommando”... Katliamlar sırasında kendisine denilen her şeyi yapıyor. Duş alacaklarını düşünerek gaz odalarına giren soydaşlarını sessizce seyrediyor. Ceketleri karıştırıp ziynet eşyaları ve paraları topluyor. Sonra an geliyor ve sıra dışı ölümüne şahit olduğu bir çocuğu dualar eşliğinde toprağa vermeye karar veriyor. Hiçbir şey de bu kararını değiştirmiyor.

        KAMERA SAUL’UN YANINDAN AYRILMIYOR

        “Saul’un Oğlu”, kendisini kuşatan gerçekliği reddeden bir adamın öyküsü. Cansız bedenlerin yakıldığı ve küllerinin nehre atıldığı kampta Saul’un “O benim oğlum” diyerek bir çocuğu toprağa vermek istemesi, isyanın dolaylı ama samimi bir ifadesi olarak görülebilir. Kampta kimisi soykırımı belgelemek için fotoğraf çekiyor, kimisi Nazilere karşı sürpriz saldırı planlıyor. O ise bir ölüyü sahipleniyor... Bu davranışı, çevresindekilere çok anlamsız ve gereksiz görünse de Saul içinden gelen sesi dinlemekten vazgeçmiyor. Onun için önemli olan, en faydalı ya da doğru hareketi yapmak değil. Bir anlamda kendini bilinçdışına bırakıyor. Sonuçta, tüm bu akıl dışı davranışlarıyla kendisine dayatılan soykırım gerçeğine teslim olmayarak ruhunu özgürleştirdiği söylenebilir. Özellikle final sahnesini bu gözle seyretmek gerekiyor.

        Yönetmen Laszlo Nemes, hareketli kamerasını film boyunca Saul’un yanından hiç ayırmıyor. Gerçi biz fondaki yarı bulanık görüntülerden ve etraftaki seslerden olup biten her şeyi görüyor ve duyuyoruz. Hatta bu tür bir tanıklığın daha etkili olduğu da söylenebilir. Ancak önemli olan, kameranın Auschwitz ve soykırımı arka planda bırakması... Bu öyle bir ısrar ki kadraj bile var olan en dar görüntü formatı olan 1.37:1’e indirgeniyor. Resimsellik yok ediliyor, perde küçülüyor.

        SOYKIRIMA ‘DAR AÇI’DAN BAKMAK

        Bu da yetmiyor, kameraya, Saul’un arkasında olup bitenleri geniş açıdan görmemize engel olan, 40mm’lik lens takılıyor. Böylelikle kamera, seyircinin soykırıma yönelttiği her tür röntgenci bakışı kısıtlıyor. Ayrıca, 40mm’nin bir insanın görüş açısına yakın bir lens olduğu unutulmamalı. Kamera, Saul’un hemen yanında dolaşan görünmez biri gibi sadece Saul’a odaklanıyor. Böylelikle yönetmen Nemes bir insanın soykırıma verdiği tepkinin soykırım kadar önemli olduğunun altını çizmeyi başarıyor. Seyirciyi 107 dakika boyunca “dar bir bakış açısı”na mahkûm eden “Saul’un Oğlu”, kuşkusuz seyri zor bir film. Belki biraz daha kısa olsa, daha etkili olabilirdi ama bu haliyle de asla unutulmayacak bir sinema deneyimi. Son olarak filmin ses kuşağının çok iyi hazırlandığını belirtelim.

        Filmin notu: 7.5

        Diğer Yazılar