Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BİZİM neslin, en sık duyduğu kelimeydi...

        Üniversite yıllarında evden çıkarken annem, apartman kapısında da Münci (Soylu) Teyze’nin son cümlesi olurdu:

        “E mi oğlum...”

        Cümleleri bittiğinde yanıtımız değişmezdi:

        “Yok, yok... Olur... Tamam...”

        Anlamaya başladığımız ilk günden itibaren, ahlakımızın, etiğimizin, öğretimizin sınırını çizen tembih cümlemizdi.

        Öncesindeki kelime ve vurguya bağlı olarak da anlam farklılığına uğrayan en esnek cümleydi...

        Bazen “Sakın ola ki...” anlamına gelip davranışlarımızın sınırını çizdi.

        Bazen de “Uzak dur” algısını yaratıp etik ve ahlaki kırmızı çizgimizi oluşturdu.

        Kimi zaman da “Olaylara karışma e mi oğlum...” cümlesiyle güvenliğimizin temel taşını...

        Bunlar “bireysel tembihimizdi”...

        VİCDAN LİMANIMIZ

        Bir de toplumsal olanı vardı...

        O da hafta sonu Cebeci, Dünya, Site, Saray, Ayık sinemalarının perdesine yansırdı...

        Çoğu zaman da bir tas ay çekirdeği ve mısır patlağı ile karşısına geçtiğimiz ekrandaki siyah beyaz filmde “Mahmut Hoca”nın sesinden yükselirdi.

        “Evladım” diye başlayıp “Güdük Necmi’ye”, “Damat Ferit’e”, “İnek Şaban’a” tembihinin, bazı durumlarda “Hafize Ana’ya” telkininin son cümlesi olurdu “E mi”...

        Filmdeki karakterlerin neşe içinde evimize, vicdanımıza girişinin de şifresiydi.

        O karakterler de ortak değerimiz; eksikliğini hissettiğimiz anda sığındığımız limanlarımızdı.

        Vicdanlı, müşfik, dinleyen, vakur, kibirsiz, sade, vefakâr, vakur duruşuyla Mahmut Hoca bütün aile büyüğü; toplumsal vicdanımızın ak saçlısıydı...

        Sorumluluğumuzun “saat gibi dakik” simgesiydi...

        ÇÖKEN SİSTEME GÜLDÜK

        O karakterleri yaratan Rıfat Ilgaz da filme aktaran Ertem Eğilmez de karakterleri gibi bir yaşam sürdü...

        Rıfat Ilgaz, daktilo alacak parası olmadığı için “Hababam Sınıfı” senaryosunu el yazısıyla kaleme almıştı.

        Tarık Akan’a rolündeki adını verdiği “Ferit” ise Eğilmez’in ölen oğlunun adıydı.

        “Toplumun hocası” Münir Özkul, rolünün yanında Dümbüllü’nün kavuğunun sahibi olarak örnek sanatçıydı...

        Rıfat Ilgaz’ın “Nasıl bu kadar çok güldürebildiniz?” sorusuna verdiği yanıt bir başka tembihimizdi:

        “Eskiden idamlar sabaha karşı yapılırmış. Belli bir süre sonra idam yaklaştığında tüm dükkânlar açılmaya, esnaf satış yapmak için bağırıp çağırmaya başlamış. Bunun üzerine aileler de o saatte sokağa çıkmaya başlamış ve idam vakitleri panayır havasına bürünmüş. Sonuçta ölen adama bakarak gülen bir halk görüntüsü oluşmuş. Ben de çöken eğitim sistemini anlattım. Hepimiz ölen bu sisteme bakarak güldük...”

        KALBİN ÇİLİNGİRİ

        Meslek büyüğüm Aydın Boysan ise yaptığını yapmayanların dahi sözünü dinlediği bir başka toplumsal tembihçimizdi.

        Topluma rakının “ağızla içilmesi” gereken içki olduğunu tembihleriyle öğretti.

        “Rakı sofrası kalbin anahtarının çözüldüğü tek yerdir, onun için ‘çilingir sofrası’ denir” öğretisini kazandırdı.

        Hayatın içinden alınacak yaşamın temel taşını da dün birlikte Hak yoluna çıktığı Münir Özkul’un sanatında gösterdi:

        “Beyin alır, akıl tartar ve yorumlar. Mizahın hedefi aklı kullanmayı öğretmektir...”

        Ardından ekledi:

        “Her akıl sahibi kendi aklı dahilinde delirme hakkına sahiptir...”

        Bize bir kelimeden fazlasını öğrettiler; Hak yolunuz açık, ruhunuz revan, devriniz devran olsun...

        Diğer Yazılar