Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BAŞTAN belirteyim, o dönemi bütün kötülükleriyle yaşamış birisi olarak dava sonucu konusunda insani açıdan müsterihim.

        Ancak hukuk açısından aynı gönül rahatlığında değilim.

        Çünkü 12 Eylül davasında Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında verilen hüküm, pozitif hukuk açısından sorunlu.

        Ayrıca kararın yeni sorunlara, bürokratik süreçleri etkileyecek nedenlere yol açacağından da kaygılıyım.

        Şöyle ki...

        12 Eylül 1980 darbesiyle bir kurucu iktidar oluştu ve Anayasa yapıldı.

        1983'ten bu yana tüm seçimlere de kurucu iktidarın oluşturduğu bu Anayasa ile gidildi.

        Her seçimin yarattığı iktidar da o kurucu iktidarının kural ve kurumlarıyla hareket etti.

        Eğer 1983'te oluşmuş parlamenter yapı, daha o tarihte 1980 darbesini ve sonuçlarını tabii hukuk kapsamında yargılayıp sonuçlandırmış olsaydı, oluşmuş kurucu iktidar meşruiyetini o an kaybederdi.

        Ancak aradan 34 yıl ve tam 8 seçim geçti ve kurucu iktidarın oluşturduğu yapı meşruiyetini kazandı.

        Mahkûmiyet kararını veren mahkeme de aynı Anayasa'ya dayalı kuruldu, 83'üncü, 105'inci veya Geçici 15'inci maddesi de bu gerçeklik içinde hayat buldu.

        REFERANDUM

        Davanın açılmasının önünü ise toplumsal karşıtlığı olan 2010 referandumu açtı.

        Bütünüyle gerçekleşmiş bir darbenin anayasal suç olarak yargılanabilmesinin önünü açan siyasal halk iradesi olarak Anayasa tarihinde yerini aldı.

        Geçici 15'inci maddeyi kaldırarak darbe yargılanmasının önünü açtı.

        Ancak dünkü dava sonucu, pozitif hukuk açısından tartışmalıdır.

        Çünkü burada yargılanan hiçbir şekilde zamanaşımına uğraması olası olmayan insana karşı suç değildir.

        Anayasal düzene ve "devlet kuvvetleri aleyhine karşı cürüm işlemek" gerekçesiyle mahkûmiyettir.

        Pozitif hukuk açısından tartışmalıdır.

        Buna karşı, "Suyun kaldırma gücü yoktur diye kanun çıkarmak neyse darbe yapan yargılanmaz mantığı da aynıdır" diyerek, "tabii hukuk" kapsamında davanın karara bağlandığı söylenebilir.

        "Nürnberg Mahkemesi de Nazi subaylarını tabii hukuka dayalı cezalandırmıştı" denilebilir.

        Ancak unutulmasın ki, Almanya savaş bittiğinde Nazileri yargıladı.

        Türkiye ise üzerinden 8 seçim geçip 12 Eylül kurucu iktidarının oluşturduğu anayasal sistemi eksiksiz uygulamaya devam ederken yargılama yapıyor.

        İNSANA KARŞI SUÇ

        Oysa anayasal suç yerine objektif hukukun da sonuna kadar ardında duracağı, hiçbir hukuk sisteminin engelleyemeyeceği insana karşı suçlar kapsamında davayı açmış olsaydı, bu tartışmanın da önüne geçilirdi.

        O zaman işkence görmüş, mağdur olmuş insanlar da vicdanen rahatlardı.

        Caydırıcı bireysel etkisi kaybolmuş, infaz kabiliyeti bulunmayan, hukuk ruhunun güvenliğini sağlamayan karar da çıkmazdı.

        Eğer irade anayasal suç kapsamında bir karar çıkmasını arzu ettiyse o zaman da yöntem belliydi; zamanın ruhu gerekçede, hukukun ruhu da kararda korunurdu.

        Yani gerekçeyle mahkûm eder, ancak kararıyla da hukuku koruduğunu gösterirdi.

        Ya da en doğrusunu yapar, insana karşı suç kapsamında davayı sonuçlandırıp hukukun ruhunu da rahatlatırdı.

        Dava da sembolik kalmaz, Anayasa Mahkemesi'nin dün Balyoz kararında bir kez daha gösterdiği gibi, içimize sinerdi.

        Diğer Yazılar