Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Yunus Emre Alagöz ve Abdulbaki Sömer...

        Aşağı yukarı aynı yaşlarda iki genç...

        İkisi de Kürt’tü...

        Alagöz Adıyamanlı, Sömer Vanlıydı... İkisi de aynı kültüre sahip ailelerin çocuklarıydı...

        Yunus Emre Alagöz dini kültürün egemen olduğu bir aile ortamında büyümüştü, Abdulbaki Sömer de daha çok etnik kimliğin öne çıktığı bir ortamda...

        Biri “İslam devletinin” peşinde, öteki “Kürt devleti”nin...

        “Devlet nedir?” diye sorsan ikisi de doğru düzgün bir cevap veremezdi...

        Muhtemelen ikisi de başkasının “devletinden” hazzetmiyordu, kendi siyasi görüşlerine yakın kişilerin kuracağı “devletin” herkese mutluluk getireceğine inanıyordu.

        İkisinin de amacı aynıydı.

        Birisi “dini” yol ve yöntemlerle kurtuluşun mümkün olduğuna, ötekisi de “milli” yöntemlerin her şeyin ilacı olduğuna inanıyordu.

        Fiziki benzerlikleri de vardı.

        İkisi de kara kuruydu, kavruktu. İkisi de ince, zayıftı. İkisi de yoksuldu.

        İkisi de çok çocuklu ailelerde büyümüştü.

        ***

        Yunus Emre Alagöz, önce Afganistan’a gitmişti. “Kurtuluşun” kalbi orada atıyordu çünkü. Kendisine benzer, aynı fikre inanmış, kurtuluş için her şeyi mubah gören fikir sanki orada şekillenmişti. Sonra İran’a gitmiş. Orada medrese eğitimi gördüğünü yazıyor profilini yazanlar, Arapça’sını, Farsça’sını geliştirmiş.

        Sonra Suriye’ye gitmiş. IŞİD saflarında “fedai” eylemler için namzet olmuş.

        Artık ne vaat ettilerse...

        Bu dünyada yaşayamayacağı her şey öte dünyada onu bekliyordu. Birkaç “dinsizi, imansızı cehenneme yollarsa eğer, cennetin bütün kapıları” önünde açıktı.

        Cennete gitmek üzere Ankara’ya geldi.

        Ankara Gar Meydanı’nda, 10 Ekim 2015 günü sabah saat 10.00’da üzerindeki bombayı patlattı. Yüzü aşkın insanı öldürdü.

        ***

        HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hemen o sırada televizyona çıktı, patlamayı “devletin” gerçekleştirdiğini söyledi. Ardından sözlerine hepimizi inandırmak için, “Ankara’nın kalbinde, devlet desteği olmadan hiçbir canlı bomba patlayamaz” dedi.

        Canlı bombanın cesedinden kalan parçalara kimse sahip çıkmadı. Ne cenaze töreni yapıldı, ne de taziye çadırı kuruldu.

        Yüzlerce insanın kanını başından boca ederek öteki dünyaya gitti. Allah’ın huzuruna gittiğinde kanla kirlenmiş, günaha batmıştı.

        Şimdi ruhu nerededir, sadece Allah bilir!

        ***

        Abdulbaki Sömer, 2005 yılında “dağa gitti”. 16 yaşındaydı, reşit değildi. Kendisi gibi “reşit olmayan” yüzlerce çocuğun peşine düşen babalar gibi, onun da babası peşine düştü. Aramadığı yer kalmadı, PKK’nın bütün kamplarına uğradı. Hiçbir yerde yoktu. Dağ yarılmış çocuğu içine girmişti.

        Bu durumda olan ne çok babanın hikâyesini duydum, okudum. Romanını bile yazan oldu. Filmlere, belgesellere konu oldu.

        Babası oğlundan umudunu kesti, acısını yüreğine gömdü, oturdu.

        ***

        Kandil’de kısa bir eğitimden geçen çocuklar Suriye’deki “devrimin hizmetine” gönderiliyorlar genellikle. Suriye’de olan “devrim” miydi, yoksa çocuklar için kazılmış büyük bir “mezar” mı, ayrı bir tartışma konusu...

        Abdulbaki Sömer sınırdan, mülteci olmuş bir Suriye vatandaşı gibi Türkiye’ye girdi. Tıpkı Yunus Emre Alagöz gibi “fedai” eylemine geliyordu. Girişte adını Salih Neccar olarak kaydettirdi.

        Ankara’ya geldi.

        Sonrası uzun bir hikâyedir. Sadece şunu söyleyeyim:

        Bu tür taşralı çocukları Ankara’nın ortasına bırakırsanız, birisine adres sormadan şehrin cangılında kaybolurlar. Birisi bir yer, yol tarif etmezse elleri ayaklarına dolaşır.

        O yüzden “mihmandarı” kim veya kimlerse ona yolu yordamı gösterdi. Çalıntı arabanın içine koydu. Muhtemelen arabanın kapısını lehimledi ve o kavşağa götürdü.

        İşyerinden çıkan askeri personeli akşam evine götüren servis aracının yanında kendini havaya uçurdu. Tarih 17 Şubat 2016, saat 18.30’du.

        Askerler hedef alınmıştı. Ama bomba o sırada orada geçen herkesin üzerine patladı. Halkı kurtarmak isteyenler halkın canını almıştı. 29 kişi öldü, 80’i aşkın yaralı...

        ***

        HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş birkaç dakika sonra televizyona çıkıp, “Bunu devlet yaptı. Devlet desteği olmadan hiçbir canlı bomba Ankara’nın kalbinde patlayamaz” demedi. Ürkek, mahcup, yarım yamalık bir kınama çıktı ağzından, sonra sustu.

        ***

        Van’da Abdulbaki Sömer için bir camide taziyeye oturuldu.

        Van HDP Milletvekili Tuğba Hezer koşa koşa o taziyeye gitti.

        Hezer’in bu davranışını Grup Başkanvekili İdris Baluken şöyle izah etti:

        “Taziye kültürü, geride kalanların acılarını paylaşma üzerine yüzyıllardır bu coğrafyada olan bir kültürdür. Bir insan ölünce üzerindeki hüküm kalkar.”

        Amenna!

        ***

        Şimdi bir soru:

        Diyelim ki AK Partili bir Adıyaman milletvekili, Gar bombacısı Yunus Emre Alagöz’ün baba evine taziyeye gitseydi, bu davranışını da “Bir insan ölünce üzerindeki hüküm kalkar” cümlesiyle gerekçelendirseydi, sizin bu söze cevabınız, “Gerçekten de öyle, o canlı bomba yüzü aşkın insanı kendisiyle birlikte havaya uçurdu ama taziye taziyedir” der miydiniz?

        Yoksa başta bizi “bildiri manyağı” yapan “aydınlar” olmak üzere hep beraber ayaklanır, milletvekilinin bu davranışını AK Parti’nin IŞİD’e verdiği “somut desteğin” gerekçesi olarak gösterip ortalığı velveleye mi verirdiniz?

        Efendim?

        Duymadım cevabınızı.

        Biraz yüksek sesle lütfen!

        Diğer Yazılar