Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ŞİMDİYE kadar kalemi eline pek almamış ama içinde her zaman kitap yazma hevesi bulunmuş olanlar birkaç seneden buyana yepyeni bir sermaye buldular, daha doğrusu olup bitenlerin ilhamı ile birdenbire dünya kadar konuya kavuştular...

        20. yüzyıl Türkiyesi’nde yaşanan ve bir kesimin hesaplaşma çabasına girdiği hadiseleri alıp roman yapıyorlar...1915 olayları, mübadiller yahut Varlık Vergisi gibi hadiseleri...

        Yapılan iş aslında gayet basit: Kadın veya erkek bir kahraman yaratılacak, o kahraman köyünde yahut kasabasında ailesi, bazen de yavuklusu ile mutlu mu mutlu bir hayat sürmekte olacak... Böyle şen şakrak yaşarlarken günün birinde abus çehreli bir başçavuş yanında iki jandarma ile gelip “Yarına kadar burayı terketmeniz emredildi!” diyecek, alelacele hazırlanılacak, eşyanın taşımaya izin verilenini alabilecek ve ata topraklarını gözyaşları içinde terkedecekler...

        Gittikleri yerde onları sadece sıkıntı ve çok büyük ihtimalle de sefalet bekliyor olacak... Zorluklara katlanıp yepyeni bir hayat kuracaklar, derken aradan uzun seneler geçecek ama akılları hep geldikleri topraklarda kalacak, o toprakları görmeden ölmek istemeyecekler. Şanslı olanları bir ayağı çukurda iken memleketini yeniden görüp eski güzel günleri hatırlayacak ve hayata kendilerini topraklarından sürenlere lânet okumanın huzuru içerisinde veda edecekler....

        ŞABLON HEP AYNI

        Herşey işte bu kadar kolay! Yazdıklarınızı yayınlayacak bir yayınevi bulup çıkan kitabınızı eş-dost, rica minnet falan derken birkaç yüz adet satabildiğiniz takdirde artık siz de eser sahibi bir “yazar” olursunuz.

        Türkiye’de tek parti iktidarı senelerinde başlayıp 1970’lere kadar kekik kokuları içerisindeki köyün ağasının ahlâksızlığını ve imamın da sahtekârlığını yazanlar “sosyalist” yazar sayılırlardı; zalim, kötü ve merhametsizin de merhametsizi bir idarenin, yani Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in marifetlerini anlatanlar ise şimdi “aydın” yazar oluyorlar!

        Peki bu sürgünler, acılar, ölümler, yahut gurbetler yaşanmadı mı? Hepsi yaşandı ve sebeplerini bir tarafa bırakalım, maalesef tamamı doğru... Ama bunların yanında aynı acıları yaşamış, çok daha fazla sayıda olan fakat pek hatırlanmayan başka insanlar da var ve bunlara “Türk” deniyor. Meselâ, Rumeli Türkleri...

        KİMSEDEN SES YOK

        2012 yılı bu toprakların sahne olduğu en büyük bozgunun ve en büyük insan göçünün, yani Balkan Savaşı’nın 100. yıldönümüdür. Yıkılış, işte bu mağlûbiyetimizle başlar... İmparatorluğun kuruluş alanı ve ilk anavatanı olan Balkanlar bir anda elimizden çıkmış, yüzbinlerce Balkan Türk’ü hayatından olmuş ve bir milyonun üzerindeki Balkan Müslümanı, canını kurtarabilmek için İstanbul’a doğru yola çıkmıştır.

        Tuhaftır, bu insanlık faciasının yüzüncü yıldönümünde kimseden ses çıkmıyor! Doğrudur, “bizim” çektiklerimizi romanlaştırmak kârlı bir iş değildir, yazarının “entelektüel” sınıfına girmesini sağlamaz, tam tersine “ilkel” ve “ırkçı” damgası yemesine sebep olur ama ilim merkezlerimiz nerede? Üniversitelerin tarih bölümleri, anlı şanlı Türk Tarih Kurumu yahut bu iş için kurulmuş dünya kadar vakıf?

        Tenezzül buyurup Refik Halid‘in “Gurbet Hikâyeleri”ndeki “Gözyaşı”nı okusunlar... Sadece beş sayfalık kısa bir metindir, fazla vakitlerini almaz. Okusunlar ve sadece bu hikâyeden bile kaç roman, kaç film ve kaç dizi çıkabileceğini, kaç kongre düzenlenebileceğini görüp belki lûtfeder ve yerlerinden kımıldarlar...

        Diğer Yazılar