Bu ölüm benim için bizim gündemden daha önemli
Los Angeles’a ilk gittiğimde aklımda ne Hollywood tabelası vardı ne Rodeo Drive’daki alışveriş mağazaları. Disneyland, Universal Studios gibi çevredeki turist atraksiyonları, film stüdyo turları ya da ünlülerin evleri de ilgimi çekmiyordu. Tek istediğim Crenshaw Caddesi’nde arabayla dolaşıp hayatımda izlediğim en güzel filmlerden biri olan “Boyz N the Hood”ın çekildiği sokakları görmekti.
Bugünden bakınca üzerinden epey geçmiş, 1991 yılında genç bir yönetmenin umut veren ilk çıkışıydı “Boyz.” O genç yönetmen, John Singleton dün 52 yaşında Los Angeles’ta, tarihe Notorious BIG’nin öldüğü hastane olarak da geçen Cedars-Sinai’da hayata veda etti. Hipertansiyonla boğuşuyordu, geçen hafta hastaneye kaldırılmış ve yaşam destek ünitesine bağlanmıştı geçirdiği kalp krizinin ardından.
John SingletonSingleton başka filmler de yaptı ama sonsuza kadar “Boyz N the Hood”la anılacak, çünkü daha 22 yaşında çektiği film sinema tarihinin önemli bir dönüm noktası oldu. Neredeyse “Ulysses”e, Dylan’ın “Freewheelin”ine, “Thriller”a eşdeğer etki ve önem bakımından.
GERÇEK LOS ANGELES’I TANITTI
Çete savaşlarının can aldığı Los Angeles sokaklarını güney mahallelerinde yaşayan üç arkadaşın üzerinden bir belgesel gibi anlatıyor film. Kırmızı giyinen Blood’lar, rakipleri mavi giyinen Crip’ler onun kamerasıyla ana akım izleyiciye ulaştı. Sadece dışarıdan bakan biri bile bu filme bakarak çok uzaklarda bir yerlerde neler olduğunu öğretiyordu. Ben Los Angeles’ı öyle tanıdım.
Filmin bir sahnesinde baba rolündeki Laurence Fishburne’in “soylulaştırma” üzerine söyledikleri hala geçerliliğini koruyor mesela.
Benim şehre ilk ayak bastığım sene filmin üzerinden epey zaman geçmesine rağmen sokaklar tam olarak şiddetten arınmamıştı. Hala çeteler puan sistemiyle rastgele ateş açıp kendi içlerinde yükseliyordu. Mesela otobanda rastgele birini vurmak çete sıralamasında birkaç adım yukarı çıkartabiliyordu üyeleri.
İlk oyunculuk deneyimini bu filmde yaşayan Ice Cube filmin müzikleri arasında yer alan “How to Survive in South Central”da mahallenin etnografisini çıkartıyordu. Kendisi de bu filmin çekildiği mahallelerde büyüyen Kendrick Lamar yıllar sonra meşaleyi devralıyor, “m.A.A.d City” şarkısında raconu açıklıyordu: “Nerelisin? Anne baban, anneannen, babaannen nereli?” sorularına verilecek tek yanıt “Hiçbir yer” olmalı. Zira birkaç sokak yukarıda oturup yanlış yola sapmanız canınıza mal olur. Mavi sokaklarda kırmızı, kırmızı sokaklarda mavi giymek de…
İlk ziyaretimde gidemedim; yemedi. Ama sonradan South Central’ı, Inglewood’u, Compton’ı karış karış gezdim. Hatta şehri ziyaret eden arkadaşlarıma da buraları gezdirdiğimde heyecanla bu sokakların hikayesini ve filmi anlatıyordum. Onlar benim kadar ilgiler miydi, emin değilim.
Çete savaşları henüz bitmiş değil, hatta geçenlerde öldürülen rap’çi Nipsey Hussle da filmdeki karakterler gibi Rollin Crips 60 üyesiydi.
BİR AMERİKAN TRAJEDİSİ
Buraları ilk gezdiğimde aklımdan geçen “Hiç de anlatıldığı gibi değil,” oldu. Tıpkı Miami’de olduğu gibi Los Angeles’ta da kenar mahalleler güneş ışığının yarattığı parıltı yüzünden olduklarından daha ihtişamlı görünüyor. Tek katlı, küçük bahçeli evler uzaktan bakıldığında bizdeki gecekonduları hiç andırmıyor. Hatta aşina olmayan gözlere Amerikan rüyası gibi bile görünebilir.
Ama Singleton bu evlerde yaşayan Amerikan trajedilerini göz önüne serdi “Boyz”da. Siyah olmanın, sürekli polis gölgesine yaşamanın, her dakika tepede polis helikopteri ya da sokak dilindeki tabiiyle “varoş kuşlarının” (ghetto bird) uçtuğu bir hayatın nasıl olduğunu aktardı.
“Boyz N the Hood”ın geçtiği bölgelerde büyüyenlerin çete üyesi olup olmamak gibi bir seçenekleri yoktu, ayrımlar epey muğlaktı Ice Cube’ün sonradan anlattığına göre. Evinin önünde birinin öldürüldüğünü, anne babanın taş’a düşüp hayatlarını yok ettiğine tanık olmak da gündeliğin parçasıydı. 18’ine gelmeden hapsi boylamak gencin yazgısıydı.
Siyah mahalleleri otorite tarafından sistematik olarak hedefe konuyor, kendi kendilerini yok etmelerinin altyapısı devlet eliyle sağlanıyordu. Uyuşturucuyu bu mahallelere bizzat sokan FBI’dı. Polisin daha sert müdahale etmesinin önünü açan da Amerikan başkanıydı. Süpermarketler bile Los Angeles’ın güneyinde şube açınca dört-beş kat zamanlı satıyordu ürünlerini. Siyahların başka bir yere taşınma gibi bir şansı da yoktu, çünkü ev sahipleri evlerini kiralamıyordu. New York’taki Donald Trump isimli emlakçı gibi.
Ben John Singleton’ın hep bir başka başyapıt daha yapmasını bekliyordum, belki bu yüzden o başyapıt gelmeden gittiği için daha da üzüldüm. Ama daha ilk filminde bu mertebeye ulaşan biri bir daha o zirveyi nasıl aşabilir ki? Şimdi önümde film açık ve kim bilir kaçıncı kez bambaşka bir gözle izliyorum, hiç ama hiç eskimemiş.
***
Ek bilgi:
Türklere özel bir yakınlık duyardı
“Boyz N the Hood” izlendikten sonra insanın saatlerce hakkında konuşmak isteyeceği, tekrar tekrar dönüp izleyeceği bir başyapıt.
Hatırlıyorum, Sevin Okyay’ın kafasını şişirmiştim ama o da bana Singleton’la Cannes’da tanıştığını, Türk bir gazeteciye özel bir ilgi gösterdiğini, çünkü yönetmenin Türklerin mücadelesiyle siyahların ezilmesi arasında bir ortaklık gördüğünü söylemişti.