Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        MALUM Türkiye’de basının en önemli dertlerinden biri sansürden çok otosansür, yani yazılması/söylenmesi gerekenin hiç yazılmaması/söylenmemesi ya da gazetecinin yazarken/söylerken kendisine bazı filtreler koyması. Gazetecinin bu tür durumlardaki sığınağı “kamu yararı”dır. Lakin bir gazeteci, ne kadar birikimli, sağduyulu vs. olursa olsun, neyin nasıl ele alınmasının kamu yararına olup olmadığını belirleme gücüne asla sahip olamaz. Sonuçta otosansürü meşrulaştırmaya yönelik argümanlar birer mazeret olmaktan öteye geçemezler.

        Örneğin, gün ortasında, Hakkâri Yüksekova’nın göbeğinde sivil kıyafetli üç askerin maskeli kişilerce katledilmesinin ardından herhangi bir şey yazıp söylememek en kolay yoldur. Çünkü bu cüretkâr saldırı, bölgenin dengelerinin iyice altüst olduğu bir ortamda Türkiye’nin sigortası durumundaki çözüm sürecinin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor. Dolayısıyla çözümden, barıştan yana bir gazeteci, söyleyeceklerinin bu kırılganlığı artıracağını düşünerek sessiz kalmayı tercih edebilir.

        Fakat böyle yaparsa çok büyük bir yanlış yapar. Zira çözüm/barış karşıtlarının birer akbaba edasıyla, saldırı haberini, kaldırımda cansız yatan askerlerin görüntülerini büyük bir şevkle ve “Bu mu sizin çözüm süreciniz!” haykırışlarıyla paylaştıkları görüldüğünde sessiz kalmak hem bir gazeteci, hem bir yurttaş olarak sorumluluktan kaçmak anlamına gelir.

        KAĞIZMAN YÜKSEKOVA’YI MEŞRULAŞTIRMAZ

        Peki ne söylemek lazım? Düşündüklerimi birkaç notla aktarmak istiyorum:

        -Daha önce yine Yüksekova’da güvenlik güçlerine yönelik benzer saldırılara tanık olmuştuk. Ancak onların hiçbiri çözüm sürecinde “müzakere” aşamasına geçildiğinin müjdelendiği bir dönemde yaşanmamıştı.

        -Saldırının, ulusal ve uluslararası kamuoyunun Kobani ile yoğunlaştığı ve PYD/YPG, dolayısıyla PKK hakkında olumlu düşüncelerin arttığı bir dönemde olması da ayrıca dikkat çekici.

        -PKK’nın, Kars Kağızman’daki çatışmada üç militanının öldürülmesine “misilleme” yapmış olması kuvvetle muhtemel.

        -Kağızman’da yaşananların Yüksekova’daki saldırıyı meşrulaştırması, mazur göstermesi hiçbir şekilde söz konusu olamaz.

        -Eğer çözüm sürecini başarıyla sona erdirmek istiyorsak, zamanlamadaki garipliklere rağmen “Provokasyon”, “Derin PKK”, “Daha üst bir akıl var” gibi açıklamalarla kafaları daha da karıştırmak yerine gerçeklerle yüzleşmek şart.

        PKK VE HDP’SİZ SÜREÇ MÜMKÜN MÜ?

        Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha Yüksekova saldırısından önce gazetecilere “PKK Türkiye’de barışı istemiyor. PKK’nın uzantısı olan siyasi parti de barışı istemiyor. İki kere iki dört. Bunlar sadece, meydanlara çıktıkları zaman, barış, özgürlük derler ama yapılanları görüyorsunuz” demişti.

        O zaman sorunu kimle çözeceksiniz? Erdoğan’ın “İmralı rahatsız” sözlerinden, cevabının Öcalan olduğu anlaşılıyor. “İmralı iyi, Kandil kötü” yaklaşımının yanlışlığı üzerine defalarca yazmış olduğum için itirazlarımı tekrarlamak istemiyorum. Zaten yakınlarda Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan da 6-7 Ekim olaylarında Kandil’i “sorun çıkarıcı”, İmralı’yı da “sorun çözücü” göstermenin doğru olmadığını detaylarıyla anlattı.

        Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Biz sorunu örgütle değil halkla çözeriz” önermesinin de sil baştan anlamına geldiği düşünülürse acilen yapılması gerekeni şöyle özetleyebiliriz: Çözüm sürecini olabildiğince samimi, gerçekçi, şeffaf, toplumun diğer kesimlerinin katılım ve katkılarına açık bir şekilde yürütmek.

        Özetle: Söz asla bitmez, konuşmaya, tartışmaya devam.

        Diğer Yazılar