Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        SÜLEYMAN Şah Saygı Karakolu’na askeri operasyon düzenlenerek orada mahsur kalmış ve hayati tehlike içinde olan Silahlı Kuvvetler mensuplarının kurtarılmalarından çok memnunum. Talihsiz, ancak soruşturmaya muhtaç bir kazaya kurban giden Astsubay Halit Avcı’nın ölümüne üzüldüm. Allah’tan rahmet dilerim.

        Operasyon sonrası yapılan tartışmaların çoğunu ise gerçeküstü buluyorum. Hiçbir işini vakarla yapamayan, ya temaşaya çeviren ya da abartıp menkıbe haline getirmekten vazgeçemeyen hükümetin, dünya indinde bu operasyonun yorumlanışına zarar verdiğini düşünüyorum. Muhalefetin meseleyi toprak kaybı-kazancı çerçevesinde tartışmasını, işin hukuki boyutlarını yeterince tartışmamasını yadırgıyorum.

        Türkiye’nin bir komşu ülkenin sınırları içindeki kendine ait toprağın yerini kendi kafasına göre değiştirebilmesinin hukuken mümkün olmadığına inanıyorum. O nedenle “Toprak vermedik, aldık” türü beyanların Türkiye’nin ziyadesiyle örselenmiş uluslararası kimliğine bir darbe daha indirdiği kanısındayım.

        Resmi açıklamalarda gene safdil yerine konulmamıza isyan ediyorum. “Biz gereken yerlere şunu yapacağız dedik onlar da gücümüz karşısında eğilerek onay verdiler” türü bir açıklamanın kulağa nasıl geldiğini tarif edebilmekten acizim. İktidarın, bir şekilde diyalog kurduğu ve en azından pasif yardımını aldığı anlaşılan PYD’nin terörist olduğunu vurgulama gayretlerini saçma buluyorum. Ve gerçekten de kamuoyunun sürekli çocuk muamelesine maruz bırakılmasından sıkıldım.

        “Kimse bizi tehdit edemez” denildiğinde bu askerlerin, (IŞ)İD’in onları rehin alma ve öldürme ihtimaline karşı tahliye edildiğini bilmenin iç daralmasını yaşıyorum. Bir kez olsun, doğru yapılmış bir işin, iç politikada sermaye birikimine malzeme yapılmamasını gerçekleştirilenin kendi boyutları içinde böbürlenmeden anlatılabilmesini de diliyorum.

        Bunların ötesine geçtiğimizde bu operasyonu niye yapmak zorunda kalındığıyla ilgili soruları sormak gerektiğine ve yeni gerçekliğin dürüst bir değerlendirmesine ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Şu anda ülke olarak içinde bulunduğumuz durum, kör ideolojik inat nedeniyle ve tüm uyarılara rağmen Suriye politikasında gerekli düzenlemeleri yapmayı reddeden bir basiretsizliğin sonucudur.

        Son zamanlarda neredeyse her tercihi yanlış çıkmış bir dış politika idaresinin ülkeyi bir yandan büyük dış baskılara maruz bıraktığına diğer yandan toplumu ciddi bir terör tehlikesine açtığına tanıklık ediyoruz. Bugüne dek (IŞ)İD’e mahallenin yaramaz çocuğu ya da öfkesi biraz abartılmış çocuklar, üstelik ‘bizim çocuklar’ gözüyle bakılmıştı. Şimdi Türkiye imzaladığı anlaşmayla ABD ile birlikte bu örgütle savaşmak için insan yetiştiren bir ülkedir. Bu durumda Türkiye, kendi sınırları içinde hücreleri bulunan örgütün hedefleri arasına girmiştir.

        Ruşen Çakır’ın geçen günkü yazısında sorduğu gibi “Ya Kobani düşseydi?” O zaman ya bu operasyon yapılamayacak ya da ABD ile anlaşmayı imzalamış bir Türkiye askerlerini kurtarmak için komşusu haline gelen (IŞ)İD’in topraklarından geçmek zorunda kalacaktı. Bu “yer değiştirme”nin ardından ileriye bakıldığında Türkiye Ortadoğu’da Kürtlerle (üstelik yalnızca Kuzey Irak’takiler ve Barzani güçleriyle değil) işbirliğinden başka bir seçeneğe sahip değil gibidir. Arap Ortadoğu’sunda belirleyici güç olma hayalleri sanırım tümden fos çıkmıştır.

        Hoşa gitse de gitmese de bundan sonra uygulanacak dış politikayı belirlemek açısından eldeki parametrelerin bazıları bunlardır.

        NOT: Pazartesi günü yaptığı açıklamada Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın Türkiye’nin alacağı savunma füzelerinin NATO sistemlerine entegre edileceğini söyledi. Bu durumda bazılarının iddia ettiği gibi Türkiye’nin uluslararası sistemde isyan çıkarıp devrim yapmayacağına, Batı güvenlik sistemi içinde kalacağına hükmedebiliriz.

        Diğer Yazılar