Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Darbe girişimi sonrasının ilk evresi bitti. Henüz ham bilgilerin tümünü birleştirerek tutarlı ve olayların akışını net olarak izlememizi sağlayacak bir anlatıdan yoksunuz. Bir darbe teşebbüsü gerçekleşti. Cumhurbaşkanı, hükümeti, siyasi partileri, toplumu ve kurumlarıyla ülke buna karşı koydu. Silahlı Kuvvetler’in büyük bölümü bu girişime destek çıkmadı. Sonuçta darbe girişiminde başı çektiği anlaşılan FETÖ, tankları, saldırı helikopterlerini, uçakları devreye sokarak kendi halkını terörize eden bir örgüt olarak deşifre edildi. Ardından gelen büyük temizlikte de devlet içinde kilit noktaları ele geçirmek için yaptığı onca yıllık yatırımını neredeyse tamamen kaybetti. Halihazırdaki manzara budur.

        Dışarının bu darbe teşebbüsündeki tepkilerine bakıldığında ise genelde hayal kırıklığı ve kızgınlık, hâkim duygular. Gerek AB siyasetçileri gerekse Batı medyasının gazetecileri, yaşananları 15 Temmuz öncesinin siyasi gelişmeleri bağlamında ve yalnızca o bağlamda değerlendirmeyi tercih ettiler. Savaş uçaklarınca bombalanmış bir Meclis’te siyasi partilerin toplandığı, parlamento ve partilerin kurumsal olarak son derece değerli bir demokratik direniş sergiledikleri gerçeği arka planda bırakıldı.

        Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin asli kurucusu Meclis’tir. Meclis, Kurtuluş Savaşı’nı idare etmiş, ülkeyi işgalden kurtarmış, ardından da bağımsız Cumhuriyet’i ilan etmiştir. Bu devletin kurucu kurumunun demokratik direnişine saygı babında, AB zirvelerinden kimsenin Türkiye’ye gelmemesi (Britanya AB Bakanı istisnadır) kanımca kolay sindirilebilecek bir duyarsızlık, empati yoksunluğu, dayanışma eksikliği değildir.

        “Darbenin dış boyutu” denildiğinde Türkiye’nin toplumsal refleksi, hafızası ABD’nin nerede durduğuna bakar. Zaten hemen herkeste ‘ABD’siz bu işlerin yapılmayacağı’ inancı olduğundan, bu kez de darbenin Amerikan güdümünde, desteğiyle yapıldığı tezi bir hayli taraftar buldu. Gülen’in ABD’de ikamet etmesi, darbe gecesi İncirlik Üssü’nden tanker uçağın kalkması, Amerikan Ulusal İstihbarat Başkanı James Clapper’in ‘Gülencilerin darbedeki rolü konusunda ikna edici veriye sahip olunmadığını’ söylemesi, Merkezi Komutanlık (Centc om) komutanının “Birlikte çalıştığımız kişiler hapiste şimdi” türünden şikâyetleri, ABD’nin rolü konusunda zaten hâkim olan görüşü, yani darbenin bir ABD operasyonu olduğu görüşlerini güçlendirdi. Obama yönetiminin bu konularda son 2.5 yıldır kendisine yöneltilen şikâyetlerin ve taleplerin üstüne gitmemesi de kuşkuları derinleştirdi.

        Eldeki bilgiler ışığında ABD yönetiminin darbeyi desteklediği ya da örgütlediği sonucuna varmak kolay değil. Eğer destekledilerse, toplumda daha önceki darbelerden farklı olarak bir darbe talebinin bulunmadığını, ters düştükleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok sağlam bir seçmen tabanına sahip olduğunu kavramamış olmaları gerekir. Tüm sıkıntılara rağmen ikili ilişkilerin belli bir ayarda tutulabildiği, Türkiye’nin istikrarsızlaşmasının Amerikan çıkarlarına halel getireceği bir durumun hayli riskli olduğunu da görmemişler demektir. Ki bu da ABD’ye atfedilen müthiş aklın aslında var olmadığının kanıtıdır.

        Buna karşılık, ABD istihbarat camiası içinden bazılarının durumdan haberdar olmamaları da akla uygun değil. Hele Gülen’i asıl istihbaratçıların himaye ettiği ve küresel ağından yararlandığı, ABD’de yeşil kart almasını dışişleri bakanlığının itirazlarına rağmen bunların sağladığı bilinince. Türkiye’nin son 8 yılına damgasını vuran ve Ergenekon davalarıyla başlayan olaylar zincirini ve bunu sürükleyen gücü bilmediklerini söylemeleri, inandırıcı bulunamaz. Hele Dani Rodrik’in konuyla ilgili yazısında vurguladığı gibi Amerikan Dışişleri’nin ordu içindeki Gülenci örgütlenme hakkında raporları gayet açıkken. Halen bu çevrelerde etkili olduklarını düşünebileceğimiz yeni muhafazakâr ekipten yazarların Erdoğan yönetimine karşı bir darbeye hiç de soğuk bakmadıkları ise sır sayılmaz.

        Bu durumda Obama yönetiminin Türkiye’nin taleplerini ve dosyasını çok daha ciddi şekilde değerlendirmesi gerekecektir. Bunun da ötesinde iki ülke arasındaki güven krizinin aşılması için yeni bir diyalog zemini ve üslubu bulunması şarttır. Aksi halde iki ülke arasındaki yapısal çelişkiler ve anlaşmazlıklar kriz durumunu daha da derinleştirebilecektir.

        Diğer Yazılar