Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        VLADİMİR Putin‘in 2007 yılında Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma dinleyenleri şoka sokmuştu. Putin ABD’nin liderliğinin tartışılmadığı tek kutuplu bir dünyaya verip veriştirmiş, Sovyetler Birliği’nin tarihten silinmesine hayıflanmış, 1990’larda Rusya’nın itilip kakılmasına duyduğu öfkeyi bastıramadan Batı’ya, özellikle de ABD’ye veryansın etmişti.

        NATO’nun Rusya sınırlarına kadar genişlemesinin haince bir davranış olduğunu vurgulayıp Moskova’ya Soğuk Savaş biterken verilen sözlerin tutulmamasının hesabının sorulacağını ima ediyordu. “Yeni bir Soğuk Savaş mı başlıyor?” tartışmaları o gün canlanıvermişti. Yaklaşık 1.5 yıl sonra Rusya, Gürcistan’ı işgal etmiş, Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlıklarını tanımıştı.

        2009 yılında ECFR (Avrupa Dış İlişkiler Konseyi) adlı kuruluşun bir araya getirdiği bir grupla Moskova’da beş gün boyunca 40 önde gelen Rus şahsiyeti dinledik. Hemen tüm konuşmacılar bir şekilde Putin’inkine benzer şikâyetleri dile getirdiler. Rusya itilip kakılmıştı, ABD saldırgan bir güçtü ve uluslararası hukuku ihlal ediyordu. Rusya’nın yüksek çıkarlarına yönelik hareketler kendilerini çok rahatsız ediyordu.

        Bu bitmez tükenmez şikâyet listesini dinledikten sonra uzmanlara “Peki siz nasıl bir düzen arzu ediyorsunuz, vizyonunuz nedir?” diye sorulduğundaysa doğrusu dişe dokunur bir cevap alınamıyordu. Son yıllardaki Rus dış politikasıyla bu cevap belirginleşmeye başladı aslında. ABD’nin göreli zayıflığından yararlanan Rusya, özellikle kendisine yakın coğrafyada etkinliğini göstermek için harekete geçti.

        Libya konusunda Çin ile birlikte aldatıldıklarını düşünen Rusya, Suriye’de kırmızı çizgisini çizdi. ABD’nin isteksizliğinin iyice anlaşılmasıyla birlikte diplomatik ve askeri açıdan kanlı rejimi ayakta tutacak desteği 3 yıldır vermeyi sürdürüyor. Nitekim gözler Ukrayna ve Kırım krizlerine çevrilirken Esad rejimi Lübnan sınırında El-Nusra ve İSİD tarafından kontrol edilen Yabrud kentini ele geçirdi.

        Batı’nın hamle üstünlüğünü ele geçirmesini engelleyebilen Moskova, Suriye’de kalıcı bir çözüme yönelik herhangi bir öneride de bulunmuş değil. Yani Rusya’nın gücü ancak engelleyici bir güç. Kendisi yeni bir düzen kurdurabilecek güce ve/veya yaratıcılığa sahip değil. En fazla yapabileceği etrafındaki ülkelerle eski usül jeopolitik ittifaklar kurmak.

        Batı’nın hatalarından ve tacizlerinin yarattığı infialden de yararlanan Rusya, Ukrayna’da çoktandır atmayı arzuladığı adımları atmaya başladı. 1954’te Sovyetler Birliği lideri Kruşçev‘in Ukrayna’ya hediye ettiği Kırım’ı tekrar Rusya’ya bağlayarak Putin’e göre “60 yıllık hatayı” düzeltti. Batı’nın bu aşamada yapabilecekleri sınırlı. Savaş gerçekçi bir seçenek değil. Washington’da şahinlerin bağırıp çağırmalarının pratik bir anlamı yok.

        Rusya’nın jeopolitik açgözlülüğü kendisine komşu NATO üyesi ülkelerde büyük tedirginlik yarattı. Kavgada, jeopolitik mantığın işlediği bu raunt Rusya’nın. Ne var ki Rusya artık yükselen bir güç değil. 21. Yüzyılda ABD’nin asıl rakibi olacak Çin bile Rusya’yı Kırım konusunda, BM’de çekimser kalarak yalnız bıraktı.

        Jeopolitik güç ekonomik güçsüzlüğü örtemiyor. Ekonomik yaptırımlar kapitalist dünyanın parazitleri sayılabilecek Rus zenginlerinin canını yakacak, ülke ekonomisini kötü etkileyecek. 5 yıl sonraysa, bugün Rusya’nın en büyük kozu olan, AB’nin Rus enerji kaynaklarına bağımlılığı bir hayli azalacak.

        Bu gelişmede Türkiye hatırı sayılır bir rol oynayacaktır. İsrail, Kıbrıs, belki Mısır, Azeri, Irak/Kürt ve hatta Katar gazı Türkiye üzerinden Batı piyasalarına gittiğinde Rusya’nın kozları iyice azalacaktır. Kuzeyindeki kargaşa ve güneyindeki cehennem Türkiye’nin jeopolitik ve jeo-ekonomik ağırlığını artırıyor.

        Toplum açısından böyle bir profil yükseltmede kaygı verebilecek unsur ise ülkenin stratejik önemiyle içerideki demokrasinin kalitesi arasındaki ters orantılı ilişkidir.

        Diğer Yazılar