Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Memleketin tarihi tartışmalarından biriydi, “Burjuva demokratik devrim.”

        Esasen üçü de asla layıkıyla varolmamış üç kelimeden müteşekkil bir kavram nasıl gerçek olsun ki!

        Burjuva? Nakıs.

        Demokratik? Tıkız.

        Devrim? Kaka!

        ***

        Teorik-tarihi bir tartışmaya girişecek değilim.

        Bir yanda “Kıdemli beyaz burjuvazi” bir yanda “Neo-ne bu muhafazakâr ak burjuvazi” varken.

        Onlar birbirini bile yerken.

        Bu yazının sebebi, mesela “akademisyenler” mevzuu.

        Mesela “Radikal”in her zerresinin kapatılışı.

        Mesela “Bedeli neyse ödeyerek her şeye, herkese sahip olanlar”ın elden ele geçirip yönettiği bir memlekette, “evlatları için bedel değil, bedel diye evlatlarını ödeyenler”in kaderi!

        Mesela, (Allah için çok iyi bir takım, herhalde iyi bir stat da kurup) birden “Biz halk takımı değil, Saray takımıyız” diyen bizim Siyah-Beyaz’ın Başkanı.

        Mesela, o stat inşaatında can vermiş işçinin o statta hatırlanıp hatırlanmayacağı.

        Mesela, “Batı’ya açılan pencere” iken, önünde 400 haftadır kayıp evlatlarını arayan “Anneler”e, herhalde “Doğu’dan” diye penceresini bir türlü açamamış Sarı-Kırmızı lisem.

        Mesela, tesislerinin demir kapısını gazetecinin kafasını koparacak şekilde sıkı donatan ve tüm sorumluluğu üç kuruş maaşlı güvenlikçi üzerine yıkan; o tesislerde “Arda gibi oyuncular” yetiştirenlerden altyapı antrenörü Zafer Koç’u kovarak tasarruf yapan ve onun kırgın intiharıyla herhalde tasarrufu göğe varan Sarı-Kırmızı!

        Otorite ve kibirle kendi mağduriyetini karıştıran; mağdur iken bile en mağrur olmayı, had bildirmeyi seçen Sarı-Lacivert idare.

        ***

        Bunların hepsinin üzerinde de tek tek duracak değilim.

        Hepsi zaten orada, üzerimizde duruyor.

        Dileyen kendi açısından, dileyen bir de bu açıdan bakar.

        Nasıl bu “büyük kulüpler” onca yabancıyla bile Şampiyonlar Ligi’nde oynamayı beceremiyorsa…

        Bu “büyük burjuvalar” da, otoriteye tapınmaktan, darbecileri veya tahakküm erbabını alkışlamaktan, alttakilere boyun eğdiren düzeni hep tahkim ederken, kendi boyunlarını efendilerine kıldan ince kılmaktan daha öte bir devrim yapamadı.

        ***

        Bakın, benim yahut Başbakan’ın okulu diye söylemiyorum…

        Orada okurken muhalif olduğum bir yapıyı da temsil eden Boğaziçi Üniversitesi, ki özel üniversite filan değildir, “burjuva demokrat yetiştirme misyonu”nun mirasıyla, “hücreye atılan akademisyen”ine sahip çıkıyor hiç olmazsa…

        Oysa bankalarda, holdinglerde servet istiflemiş “sözde burjuvazi”nin liseden hallice otoriter vakıf üniversiteleri hemen atıyorlar, satıyorlar!

        Yani “burjuva yetiştirmekle mükellef” üniversite asgari demokrasi, özgürlük derdinde…

        Kimi oradan da yetişmiş “müşerref burjuvalar” ise şeyinin derdinde!

        ***

        Öyle ki, aralarında “köylülere dışkı yedirmiş ve Türkiye’yi mahkum ettirmiş komutan”dan bankasına güvenlik amiri yapabilmiş ama üniversitesinde farklı görüşteki öğrenciye tahammül edememişler bile var.

        Yani “faşizan dışkı kokusu”nun pek rahatsız etmediği ancak “hak ve özgürlükler”in ve onları kazıyanların korkuttuğu “devrimci bir burjuvazi” bu!

        Darbelerin, işkencelerin, infazların, faili meçhullerin yalakalığını yaptıktan sonra, nasırına basılınca özgürlük diyen, ensesine vurulunca ondan da vazgeçen bir cesaret sınıfı!

        ***

        Başlığa gelirsek…

        Bu “burjuvazi”ye medyada da Radikal’deki isimler, ne bileyim, hepimizin hayatını saran ve canını alan konularda uzman bir Fehim Taştekin, vicdanını diri tutan bir Ümit Kıvanç çok fazla geliveriyor birden.

        Tamam, İngiliz Independent gibi, 80’lerde, İspanyol faşizmine isyanla büyümüş El Pais’in kardeşi olarak doğmuş, o vakit hakikaten bağımsız olmuş, şimdi “Rus sermayesi” elinde de bağımsızlığını öyle böyle korumaya çalışmış bir gazete de kağıt baskıya son veriyor…

        Ama Radikal’inki öyle değil.

        İngiliz-Rus burjuvazisi misal, “kağıdın sonu geldi, gazete dijital olmalı, öyle kalmalı” diyor hiç olmazsa…

        Bizim radikal burjuvazi ise, aman hiç iz bile kalmasın diyor.

        Tamam, kolay değil; onca kuşatma filan.

        İyi de tarih hep teslimiyetle mi yazılır?

        Bırakın tarih yazmayı, insan tarihte kendi adını teslimiyetle mi tescil eder?

        Darbeciye teslim ol, “darbe karşıtı”na da teslim ol.

        Ama çalışanları hep teslim al!

        Tamam devrim olmasın da, nerede burjuvalığınız, demokratlığınız?

        ***

        Neyse, burjuvaziye burjuvalık, o büyük devrimcilere devrim anlatacak değilim.

        Benimkisi öyle pazar sohbeti.

        Zaten umurlarında bile olmaz; vız gelir tırıs gider.

        Zaten vız gelip tırıs da gidiyorlar.

        Dönüp geriye bile bakamıyorlar:

        Ulan bu mudur hayat, haysiyet diye!

        ***

        Dileyene iyi pazarlar, iyilikler…

        Dileyene hayırlı işler dilerim!

        Diğer Yazılar