Aysel Hanım'dan Ece Su'ya…
Ece Su neden “arabalı vapur”dan arabayla denize düştü, sorusunun cevabını arıyorsanız, iki yıl önceki benzer bir kazaya da gideceksiniz.
28 Mayıs 2012, Tekirdağ. Bandırma’dan gelip iskeleye yanaşan feribottan bir düğün ailesi denize düşmüştü.
Az önce termostan çay içmiş, şakalaşmış dünürler; düğünden hemen önce, uzman çavuş damadın yeni tayin olduğu Kırklareli’ne evi yerleştirmek üzere karaya adım atıyordu ki…
Ne ışık, ne tabela… Zifiri karanlıkta hayata yürümek yerine denize düştüler otomobilleriyle.
Diğer araçtaki damat Mustafa son bir çabayla denize atlamıştı ama ne anne babası ne kayınvalidesi ve kayınpederi o karanlık dehlizden sağ kurtulabilmişti.
Aysel ve Vedat Eriş, Zeynep ve Ahmet Gülhan düğün yolunda dört tabutlu bir cenaze oldu.
Sonra ne oldu?
İşte o sorunun cevabını bilmiyorsak, takip etmemişsek, hesabı sorulmamışsa…
Minik Ece Su da o suların kurbanıdır.
O günler bakanın ve öteki yetkililerin ne dediğini ve ne yapmadığını, hukukun nasıl işlediğini veya işlemediğini Ece Su bilemezdi.
Ama biz bilebilirdik!
***
İki aileyi yutan o kazadan sonra şunu yazmışım:
“Ne olacak şimdi?
Kaza mı cinayet mi?
Uludere mi kürtaj mı?
Bir katil var mı?
Nüfusu böyle denize dökmek, atölyede boğmak, kayırılmış müteahhit enkazına sokmak, göçüğe gömmek, şantiyede kül etmek, tersanede çarpmak, minik süt kız iken dereye düşürmek, Kur’an kursundan denize saldığın kıyıya vurmuş çocuk cesetleri izlemek…
Ve hiç sorumlu olmamak, hiç hesap vermemek; nasıl bir yasa, nasıl bir piyasa!”
Neden böyle yazmışım?
Çünkü o vakit ne kesif kesif tapeler, ne dolardan, avrodan istif istif tepeler…
Başbakan o vakit “kürtaj”a bindirip duruyor; can alıyor diye.
Kadınların, çiftlerin, eşlerin hayatına ve bedenine “Allah’ın verdiği can” diye damga vuruluyor ama “Allah’ın verdiği canlar” böyle denize dökülüyor, dereye dökülüyor, atölyede, şantiyede erititiliyor; “kazayla” bombalanıyor, “kazayla” yakılıyor, parçalanıyor, paramparça ediliyordu.
***
Şimdi Ece Su’nun hiç yoktan denize verildiği güne bakın; ne görürsünüz?
Bir kuyuda kemikleri bulunmuş çocuklar; bir öteki üzerine düşmüş Berkin ve Burakcanlar, bir kadın parmağı peşinde korumaları evlere saldırtıp kadınları sürükleyen bir iktidar, yazısına kızdığı “başörtülü” kadın yazarı kovdurmak için bile telefona sarılmış Başbakan’a “Bazen şeyler oluyor. Olacak şey değil, haklısınız efendim” diyen iki büklüm gazeteciler, “haklısınız, kendim hakkında gereğini yapacağım” diyen kullar.
Bir de makam arabasında paket teslimatçısı Reza’nın deyişiyle “Marina mıdır, Mauna mıdır nedir”, o var.
Milletin bir kısmına, bir çocuk cenazesi dolayısıyla “Ölü sevici” diyebilen “çukulatasevici” fezlekecilerden birinin evinde beşyüzbinlikli çikolatayı teslim almakla görevli çalışan.
Marina ne yapsın…
Patronu kendi tabiriyle “Büyük Patron” ile iş gezisinde olacağından adı bir arsızlık bayramına karıştırılmış “ev işçisi”!
Yemekçiler tatlı yiyip tatlı konuşsun diye, adı “memur ile ....punun harçlığını peşin vereceksin”ci rezalara, eli siyah çikolataya bulaştırılmış bir emekçi!
Sahi neden öyle?
Bir cemaatin iş dünyasıyla aşırı ilgisi, hocasının bir “patron” gibi yatırım kararlarıyla filan uğraşması da tuhaf…
Ama beriki tarafa ne demeli?
Devletin, milletin ekonomik işlerinden bahsetmiyoruz…
Şahsi işler, araziler, medyalar, havuzlar, yatırımlar, eritmeler, hisseler vesaire.
Aile şirketi gibi.
Ve ne tuhaf, bizim “millet iradesiyle seçilmiş” diye sandığa saygıyla andığımız insanların, en büyüklerine “Patron” diye hitap etmesi.
Milletvekili seçersiniz; başbakan seçersiniz; o seçilmişlerden bakan çıkar.
Ama oy verirken “Patron” mu seçiyoruz hepimiz; “Reis” mi?
Tamam, “Patron” belki bu işlere şimdi daha uygun kaçıyor ama…
Milletin ve ülkenin patronu mu olur Reis!
Olursa, hepsini, herkesi kendi malı sanmaz mı?