Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

Yeni bir yıla girince hepimiz yeniden “zaman çok hızlı geçiyor” cümlesini kurduk muhtemelen.

Aslında bu cümleyi sadece miladi yıl başlarında değil, artık neredeyse yıl içinde de düşünmeden kuruyoruz. Günler, haftalar, aylar akıp gidiyor. Çoğu zaman sebebi olarak da modern hayatın temposunu, ekranları, meşguliyetleri gösteriyoruz.

Ama tek sebep iletişim çağı ya da teknoloji değil. Zamanı kavrayış biçimimiz.

Bu sadece bir his değil, tam olarak yaşlanma da değil esasında. Bu bir algı. Ve algı elbette kurgulanmış bir şey.

İnsanlarda mutlak bir zaman algısı yok. Zaman algısı temelde özneldir ve kişinin deneyimlerine ve koşullarına bağlıdır. Dolayısıyla görecelidir. Heyecan ve mutlu olduğumuz anlar hızlı geçerken, canımız sıkıldığında ve stres anlarında zaman sonsuzmuş gibi gelebiliyor.

Dijitalleşmenin ortaya çıkışı, zaman algısı üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir etkiye sahip oldu. Bunu hepimiz biliyoruz artık. İnternete her yerde erişim, anlık bilgi edinmeyi ve eş zamanlı iletişimi kolaylaştırdı. Bu sürekli “online” olmanın bir sonucu olarak, zaman algısının belirsizleşmesine yol açan aşırı bilgi yüklenmesi ortaya çıktı.

Ama aslında fiziksel olarak zaman sabit. Saatler şaşmıyor, günler kısalmıyor. Ama insan, zamanı saatle değil, hafızayla ölçüyor. Geriye dönüp baktığımızda “ne kadar sürdü?” sorusunun cevabı, takvimden çok zihnimizde bıraktığı izlerle belirleniyor.

Byung-Chul Han’a göre de çağımızın temel sorunu hız değil. Hız, daha eski bir meseledir, diyor. Ona göre asıl kırılma, zamanın anlatı kurma yeteneğini yitirmesiyle başlıyor. Zaman hâlâ akmaktadır; fakat artık bir yere doğru değil, üst üste.

Modern insanın “zaman yetmiyor” şikâyeti, aslında zamanın tükenmesi değil; zamansızlık deneyimidir. Günler vardır ama süre yoktur. Anlar vardır ama devamlılık yoktur. Han bu durumu, zamanın “parçalanarak şimdiye hapsedilmesi” olarak tarif eder.

Eskiden zaman, bir hikâye gibiydi. Başlangıcı, gelişmesi ve sonu olan bir akış. Bugün ise zaman, bir akıştan çok bir akıntıya benziyor. Sürükleyici ama yönsüz. İçine giriliyor ama içinde kalınamıyor.

Bu yüzden günler doludur ama iz bırakmaz.

Han’ın düşüncesinde zaman, anlamla birlikte var olur. Anlam üretmeyen zaman, sadece tüketilir. Bugün yaşadığımız tam da budur: Zamanı yaşamıyoruz; harcıyoruz. Bir şey üretmeden değil, bir şey bitirmeden ilerliyoruz. Zaman artık bir anlatının taşıyıcısı değil; bir performans ölçütü.

Zaman konusunda bir şeyler okumaya çalışırken yakın zamanda yayınlanmış bir araştırmaya da denk geldim. Onu da yeri gelmişken paylaşayım.

2024’te Nature Scientific Reports’ta yayımlanan güncel bir araştırma, zaman algısının esnek, akışkan ve bağlama son derece duyarlı olduğunu ortaya koyuyor. Çalışma, zaman algısının sabit olmadığını; dikkat, bağlam ve deneyimin niteliğine göre esneyip daraldığını gösteriyor.

Araştırmada yapılan şey aslında oldukça basit ama çarpıcı.

Katılımcılara aynı uzunluktaki zaman aralıkları gösteriliyor. Süre değişmiyor. Değiştirilen tek şey, bu sürenin nasıl yaşandığı.

Örneğin deneklere aynı süre boyunca farklı türde uyaranlar sunuluyor. Bir koşulda kişi tek bir şeye odaklanıyor; diğerinde ise dikkat sürekli bölünüyor. Sonra şu soru soruluyor:

“Bu süre sana ne kadar uzun geldi?”

Sonuç net:

Dikkatin bölündüğü koşullarda zaman daha kısa algılanıyor.

Yani çok şeyle meşgul olmak, zamanı uzatmıyor; tam tersine, zihnin o süreyi sıkıştırmasına neden oluyor.

Bir başka deneyde ise olay yoğunluğu değiştiriliyor. Aynı sürede çok sayıda ama yüzeysel uyaran mı var, yoksa az ama anlamlı deneyim mi?

Burada da benzer bir tablo çıkıyor. Eğer uyaranlar derinlemesine işlenmiyorsa, beyin onları ayrı ayrı kaydetmek yerine tek bir bulanık paket hâline getiriyor. Geriye dönüp bakıldığında, zaman doluydu ama hatırlanacak pek bir şey yok.

Bu bulgular bize şunu söylüyor.

Zaman algısı, yaşanan olayların sayısıyla değil, hafızada bıraktığı izlerin netliğiyle ilgili.

Çocukluğun bu kadar uzun hatırlanmasının sebebi de bu. Çocukluk, ilk defalarla doludur. Zihin her şeyi dikkatle ve ayrıntılı biçimde kaydeder. Hafıza yoğundur, zaman genişler. Yetişkinlik ise tekrarların alanıdır. Aynı yollar, aynı ekranlar, benzer günler.

Zihin tanıdık olanı ayrıntılandırmıyor, sıkıştırıyor. Bu bir tembellik değil, bilişsel bir tasarruf mekanizması. Ama bir bedeli var. Yıllar hızlanıyor.

Bugün işte “zaman hızlandı” dediğimizde aslında şunu kastediyoruz:

Hatırlanacak kadar derin yaşamadık.

Çoğumuz çocukluğumuza acı dolu bir nostaljiyle bakarız ve bu gayet anlaşılabilir bir durumdur. Çocukluk, her şeyin içine dalınan bir dönemdi. Zaman yoğundu, canlıydı ve filtrelenmemişti. Elbette şimdi farklı hissettiriyor. Yetişkinlik, tekrarlarla, sorumluluklarla ve gürültüyle birlikte geliyor.

Takvimler dolu ama hafıza seyrek. Günler geçiyor ama içinden geçilmiyor. Bu yüzden de geriye dönüp baktığımızda birçok insan aynı cümleyi kuruyor:

“Bir şeyler oldu ama ben orada yoktum.”

Zaman hızlanmadı. Biz, zamanı yüzeyden geçmeye alıştık.

Belki de artık zamanı yavaşlatmaya değil, onun içine yeniden girmeye ihtiyacımız var. Çünkü zaman, ancak dikkatle yaşandığında gerçekten var oluyor.

Çocukluğumuzu yeniden yaratamasak da zamanı eskiden deneyimlediğimiz şekliyle geri kazanabiliriz. Bunu da her gün yeni şeyler öğrenerek, deneyerek, tekrarlardan kurtularak, rutini bozarak, olaylara daha fazla şaşırarak başarabiliriz.

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar